Fıkıh

AHKÂMU’L KUR’AN*

Paylaş:

B

izleri halifesi seçmekle şereflendiren, Kur’an mucizesi ile de karanlık yollarımızı aydınlatan yüce Rabbimize hamd, ‘Yaşayan Kur’an’ olma vasfıyla bizlere öncülük ve önderlik yapan peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’e salât ve selam olsun.

Kur’an’ın her yönden eşsizliğini konu edindiğimiz bu sayımızda Kur’an’ın en büyük mucizelerinden olan İslam Fıkhı’nın eşsizliğine değinmeden geçmek mümkün değil. Kur’an her alanda olduğu gibi bu alanda da alternatiflerini darmadağın etmiştir. Tarih boyunca insanlık daima yönetim sorunları yaşadı. Zalimlerden,  sömürgecilerden, hak hukuk tanımayan yöneticilerden çekmediği kalmadı. İktidarı eline alan istediği gibi at koşturuyordu. Güçlü olan zayıfı ezmekten çekinmiyordu. Çünkü hesap vereceği bir makam tanımıyordu. Kendilerini yegâne hâkim görmek, onları büsbütün şımartıyordu. Fakat kulları için her hayrı yaratan Allah(c.c.), daima peygamberler göndermek suretiyle bu karanlık gidişatlara müdahale etmişti. Fakat o çağların zalim ve menfaatperest hükümdarlarının saltanat sevdası; o yüce peygamberlerin önüne daima set olarak çıkıyor ve insanlığın kurtuluşu için çetin mücadeleler verilmek zorunda kalınıyordu.

Yüce Allah kıyamete kadar geçerli olacak ve eşsizliği ile insanlara meydan okuyan kitabı ile son peygamberini gönderdi. Bu kuvvetli darbe küfrün belini kırmayı başarmıştı. Üç kıtaya hâkim oldu, insanlığa selamet getirdi. Hatta düşmanını bile himâyesine girmeye özendirir hâle geldi. İstanbul’un fethi esnasında Bizans’ın Hristiyan halkına; “Bizans’ın haçındansa Osmanlı’nın sarığını görmeyi tercih ederiz” dedirtecek bir adâlet, emniyet ve istikrar sağlayarak kendisine gıpta ettirdi. Yaratan bilmez mi kulu ne ile rahatlayıp huzur bulacak, neyden korkacak ve neyi arzulayacak? İşte sunduğu eşsiz ahkâmı ile tüm hedefleri tam on iki’den vurdu. Ona şahit olanlar her defasında; ‘İşte bu!’ diyorlardı. Aradığımız çözümlerimiz, kazançlarımız, gâlibiyetimiz ve her türlü sorundan kurtuluş reçetemiz işte bu!

Libya Arap Cumhuriyeti’nden bir heyetin, İslam’ın yasalarını inceleme sonucu yaptığı açıklamada şu ifadeler yer almaktadır: “İslam Fıkhı on dört asır gibi uzun bir zamanın tecrübe ve birikimine sahiptir. Bu hukuk yeryüzünün hemen hemen bütün bölgelerinde yaşadı. Ovalar, vâdiler, dağlar, çöller, değişik iklimler ve birbirinden çok farklı gelenek ve göreneklerle karşılaştı. Her toplumda, toplumların temel özelliklerini gözeterek fakat kendi özünü asla zedelemeden değişik hayat şekillerine büründü. Zorluk ve rahatlıkla, ilerleme ve gerileme ile eş zamanlarda bulundu ve bu devirlerin bütün hâdiseleri ile yüz yüze geldi.

İslam fıkhı bu olaylardan istifâde etmeyi başarmış, son derece zengin, sağlam ve eşi bulunmaz bir fıkıh olabilmiştir. Bunun içindir ki; her toplum ve her memleket, kendi problemlerinin en uygun ve en kolay çözümünü İslam Fıkhı’nda bulur.

İslam Fıkhı hâkim olduğu her çağda, ne sosyal hayatın gerisinde kalmış, ne de ortaya çıkan ihtiyaçları ve arzuları çözüme kavuşturmaktan âciz kalmıştır.1

Allah (c.c.) altı yüz sahifelik bir kitapta mucizevî bir şekilde açıklık getirmedik bir alan bırakmamıştır. Az kelâm ile o kadar meseleyi halletmiştir ki bu, Kur’an’ın bambaşka bir mucizesidir. Bir ferdin karşılaşabileceği her türlü soruna çözüm üretmek şöyle dursun, yüce hikmetin aldığı tedbirlerle problemler daha doğmadan bertaraf edilmiştir. Mesela; batı tüketimi arttırmak için toplumunu maddeperest yapmaktan kaçınmamış, neticesinde dünyaya âşık olan nesiller biraz mahrumiyet durumunda işi intihara kadar götürmüşlerdir. Bu problemin çözümü için psikologlar yetiştirilmiş fakat psikologlar ne vâkâların çokluğuna yetişebilmiş ne de köklü çözümler üretebilmişlerdir. Fakat İslam başta israftan sakındırarak tüketim çılgınlığını frenlemiş sonra dünyaya geliş amacını ve dünyanın gerçek yüzünü öğreterek hakikî hayata yönlendirmiş, mal harcayarak tatmin olmak isteyen fakat hâli, tuz yedikçe daha çok susayana benzeyen insana hitaben; “Kalpler ancak Allah’la, Allah’ı anmakla mutmain olur”?2 diyerek doyumun merkezini göstermiştir. Batının kısır kanunları önce insanın psikolojisini bozmakta sonra tedavi etmek için bin bir gayret sarf etmektedir. Buna rağmen intiharların önüne geçememektedir. İslam Fıkhı’ndaki ‘Seddi Zerâyi’ kaidesi, bunun gibi meseleleri ön tedbirle hallederek problemin doğmasını önlemenin ilmini öğretir. ‘Terim olarak zerâyi; haram veya helâle vasıta olan şeyler olarak tanımlanabilir. O halde buna göre harama vasıta olan haram, helâle vasıta olan helâl ve vacip için zarurî olan vacip olur.3 Helâl ve haramlar insanlar için maslahatı temin ve mefsedeti (kötülüğü) def maksadına dayandığı için bu yol ile insanların iyiliği için gerekli olan tüm uygulamaların önü açılırken, toplumu veya ferdi fesada götürecek her türlü işin önü kapatılmış olmaktadır.

Bu çağın insanları şaşıyorlar mı acaba bu Kur’an 14 asır öncesinden kendisinden sonra gelecek olan nesillerin karşılaştıkları veya karşılaşacakları tüm meselelere nasıl hükümler üretmiştir? Bu kadar meseleyi bünyesine nasıl sığdırmıştır? Bu hakikâten acîp (şaşılacak) bir meseledir. Peki, koca bir ağacı küçük bir çekirdeğe sığdıran Allah’a mı şaşıyoruz?

Bazen bir kelimeye birkaç mana yüklemiş, bazen bir hükmün püf noktasını göstermiş, bazen hükmün sebebini (illetini) açıklayarak benzerleri ile kıyas edilmesini sağlamış ve bu şekilde hükümlerini cihanşumül kılmıştır. Tespit edilen temel sınırların muhafazası şartı ile bu alanda ehliyet sahibi, uzman âlimlere yetki ihsan ederek fer’î (detay) meselelerin çözümlenmesini de sağlamıştır. Bütün bu yollarla, Kur’an ve Sünnete göre içtihad ve istinbat (hüküm elde) etme yolunun kapanmamasını sağlamaktadır.

Ayrıca Yüce Rabbimiz kitabının ahkâmını sadece yazılı olarak değil, yaşayan Kur’an (Allah Rasulü) ile indirerek gözlere, gönüllere işlemiş ve meselelerin tam manası ile anlaşılmasını ve her detayı ile açıklanmasını sağlamıştır. Onun hayatında birçok meselenin misalini göstermiştir.

Yaratanın kitabı Kur’an, ona alternatif olabilmek ne mümkün!

Bu durumun tamamen farkında olan İslam düşmanları, Kur’an ile karşılaşmanın getireceği sonuçlardan korktukları için onunla karşı karşıya gelmekten daima kaçtılar. Kur’an’la karşı karşıya gelenlerin mağlup olması kaçınılmazdır. Bu sebeple Kur’an’ın hükümlerinin, alternatif hükümlerle tartışıldığı programlar, seminerler göremezsiniz. Ya da bu konuları ancak, dininin yüceliğini anlamamış, aşağılık kompleksi içinde olan hocalar(!) ile tartıştıklarını görürsünüz. Bu durum başka türlüsüne güç yetiremediklerinin delilidir. Kur’an asırlardır gâliptir. Kur’an’a hakkıyla tâbi olanlar da gâlip geldiler. Kur’an nasıl ki; muhataplarını eşsiz medeniyetine hayran bırakıp boyun eğdiriyorsa, ona sımsıkı sarılanların mağlubiyetten korkması nasıl mümkün olabilir?

Yüce Rabbimizden elimizdeki eşsiz servet ve kuvvetin kıymetini bilmeyi bizlere nasip etmesini temenni ediyorum. Allah’a emanet olunuz.