Makale

Allah’a Koşarken Ölmek

Paylaş:

İslam öyle bir dindir ki boş bir temenniden ve asılsız iddialardan ibaret değildir. İslam, yaşanması inanmasından daha güç olan bir dindir. İnançlar, yaşantıyla görünür ve kuşaktan kuşağa yaşayarak aktarılabilir. Bu hayatın sonunda verilecek hesabımız, nasıl yaşadığımızın ve nasıl öldüğümüzün hesabı olacaktır.

Şu dünyaya bir defa geleceğiz, bir daha bu pazar, bu hayat denilen imtihan okulu açılmayacak. Ebedi istirahatgâhımız olan kabir ve sonraki hayatımız için bu dünyada bizi en çok nelerin yorduğuna dikkat etmemiz gerekmektedir. İnanın şu dünya için yorulmaya da üzülmeye de değmez. Ancak bizi yoracak olan, ahireti kazandıracak salih ameller ve İslam davası uğrunda çekeceğimiz çileler olmalıdır.

Hz. Muaz Radıyallahu Anh vefat ederken şöyle dua etmiş: “Allah’ım, Sen biliyorsun ki, ben daima senden korktum. Bugün Sen’den ümitliyim. Allah’ım, ben hayatı seviyordum ama ırmaklar akıtmak ve bağlar bahçeler yapmak için değil, aksine şiddetli sıcaklarda susuzluğa sabretmek, din uğrunda meşakkatlere katlanmak ve zikir meclislerinde salihlerle beraber oturmak için.”1

İşte Muaz Radıyallahu Anh gibi hayatı ancak Allah yolunda çekilecek çile ve abidlerle, salihlerle beraber olacağımız ortamlar için sevebilir ve o kadar faydalanabiliriz. Dünya nimetleri hafife alınmış ama dünya hayatı ahirete giden yol olduğu için teşvik edilmiştir.

Yahya bin Muaz Rahimehullah, Allah’a yalvarırken şöyle dua edermiş: “Allah’ım, gece ancak San’a yalvarmakla hoştur. Gündüz ancak Sen’in emrine uymakla hoştur. Dünya ancak Sen’in zikrinle hoştur. Ahiret ancak Sen’in affınla hoştur. Cennet ancak Sen’i görmekle hoştur.”

Yahya bin Muaz aslında bir mü’minin dünyada kalış gayesini bu duasıyla özetlemiştir. Dünyayı hoş eden de ahireti hoş eden de Allah’ın rızasına uygun yaşamaktır. Dünya hayatı, İslam davasına hizmet etmiyorsak ve Allah’ı razı edecek işler yapmıyorsak yaşanılacak bir yer değildir. Nice abimizi, kardeşimizi İslam davası uğrunda hizmet ederken kaybettik. Hepsine şöyle bir baktığımızda ortak yönleri, Allah için bir iş yapmak varsa en önce atılmaları ve hep dualarında şehitliği arzulamalarıydı. Hepsinin de İslam davası uğrunda mücadele eden bizlere bıraktıkları, örnek alınacak güzel bir hayırlı ameli olmuştur. (Kemal abimizin sabah namazı çağrıları, Abdurrahman kardeşimizin hizmet aşkı, İsmail kardeşimizin şehadetle yanan tutuşan yüreği, Mehmet Hakseven hocamızın sadakati ve hasta haliyle hizmete koşması vd.)

Onlar bu hayatı, imtihanı hayırla tamamladılar; peki ya bizler hayatımızı nasıl tamamlayacağız, bunun farkında ve şuurunda mıyız acaba? Allah’ın dinine ve davasına hizmet ederken, O'nun rızası için koştururken ve salih amellerle meşgulken mi öleceğiz yoksa dünya meşguliyetlerine boğulmuşken mi öleceğiz? Acaba bizler, Allah’a koşarken mi, yoksa Allah’tan kaçarken mi öleceğiz? Elbette ölüm aniden ve habersiz gelir ama her adımında, her nefes alışında, her heyecanlandığında kalbinin atışında ve her bakışında sen nasıl öleceğinin işaretini veriyorsun zaten.

Nefesini Allah yolunda mı tüketiyorsun, adımlarını Allah yolunda mı atıyorsun, bakışların Allah’ın kitabı olan Kur’an ve kâinat kitabına mı, seni heyecanlandıran dini duyguların mı yoksa nefesin dünya zevklerinde mi tükeniyor, adımların şeytanın yolunda mı atılıyor, bakışların harama mı, seni heyecanlandıran şeyler nefsanî arzuların mı? En çok neyi kaybettiğinde üzülüyorsun acaba? Salih bir ameli mi yoksa dünyevi bir menfaati mi? Cennetlikler bile neye üzülecek biliyor musun? Rasulullah Sallallahu aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: “Cennet ehli cennete girdikten sonra dünyada Allah’ı zikretmeden geçirdikleri vakitlerden başka hiçbir şeye üzülmeyecekler.”2

İşte cennetliklerin özellikleri budur. Dünyada Allah’tan gafil oldukları her ana üzülmek. Allah yolunda mücadeleyle, zikirle ve ibadetle geçmeyen her ana üzülmek zorundayız. Geçenlerde vefat eden Kemal abimizin mezarı başında Alparslan Kuytul Hocamızın konuşmasını hatırlayalım: “Rahat bir gün geçiriyorsanız rahatsız olun. Rahat sizi rahatsız etsin.” Rahat bizim keyfimizi kaçırmıyorsa rahatsız olmak zorundayız. Çünkü bizler rahatın içinde rahatsız olan bir peygamberin ümmeti ve onun varisi olan Alparslan Kuytul Hocaefendi'nin talebeleriyiz.

Ölümlerin en güzeline talipsek eğer, salih amellerin de en güzelini yapma çabası bizde olmalıdır. İman bir temenniden ibaret değildir. Şehadeti veyahut da salih bir ölümü istiyorsak bu iş sadece sloganlarla, marşlarla veya sadece boş temennilerle olacak değildir. Her şeyin bir bedeli vardır. Hayırlı bir son ancak hayırlı bir hayat yaşamakla elde edilebilir. Nitekim Hasan Basri Radıyallahu Anh bu konuda bizleri uyarmıştır: “Şüphesiz ki iman, temenni ve iddiadan ibaret değildir. Lakin o kalplere yerleşen ve amelin kendisini tasdik ettiği şeydir. Amel etmeden cennet istemek günahlardan bir günahtır.”

Amel etmeden cennet istemek günahtır. Bazılarımız için bu söz çok ağır gelebilir ama büyükler için Allah’ı seviyorum deyip de hiçbir şey yapmamak ukalalık sayılmıştır. Aynen şuna benzer: Birisi var ki sürekli size sizi sevdiğini söylüyor ama gel şunu yap, bunu yapma dediğinde hep kaçıyor. Hep seni yalnız bırakıyor ve yardımına koşmuyor. Siz bu insanı sever misiniz, onunla dostluk kurar mısınız? İşte Allah’ı seviyorum deyip de davası için kılını kıpırdatmayanlar da Allah katında böyledir.

Çağımız öyle bir hale geldi ki, insanlar ve bilhassa gençler her şeyi çok hızlı elde edebiliyorlar. Bilgiye hemen ulaşıyor, uzak yerlere hemen araçlarla gidiyor, hızlıca yemek yiyor, hızlıca karar veriyorlar. Bu bir taraftan nimet gibi görünse de arka planda ahiret ve ölüm düşüncesine de zarar verebiliyor. Her şeyi istediği gibi kısa yoldan elde etmeye alışmış olan çağımız insanı, cenneti de bu kadar kolay elde edeceğini düşünerek dönülmez bir hataya düşüyor. Dünya ateşi bir saman alevi gibi yanıp geçer ama cehennem alevi öyle midir?

Rabbimiz, bizlere hesabını verebileceğimiz bir ömür, altından kalkabileceğimiz imtihanlar ve sonunda razı olacağı şekilde bir ölüm nasip eylesin.

  1. Cemi-ul Fevaid
  2. Taberani- Beyhaki