Kapak

Çileyle Yoğrulan Bir Ömür…

Paylaş:

Bir dava adamının hayatı nasıl anlatılır, böylesi zamanlarda söze nasıl bir giriş yapılır bilemiyorum. Bugüne kadar yazdığım yazılar içerisinde benim için en zor yazı olduğunu itiraf etmek istiyorum. Kelimeler kifayet eder mi; bir çilekeşin, bir gönül insanının, her şeyden önemlisi bir dava adamının hayatını anlatmaya…

                1994 yılının yazına doğru Kardeşler Kitabevi’nin bahçesinde ilk kez gittiğim bir ders halkasındayız. Genç ve dinamik bir hoca, insana güven veren sesiyle ilmin önemini anlatıyordu. İmam-ı Azam’ın (Rahimehullah), henüz küçük çocuk olan İmam Ebu Yusuf’un annesine ilerde bu çocuğun iyi yerlere geleceğini; “Kadın! Ben senin oğluna Faluzeç (o günlerde çok zenginlerin ve hükümdarların yiyebildiği bir çeşit bal tatlısı) yemesini öğretiyorum, sen ise terzi olmasını istiyorsun” deyişini aktarıyor, dinleyiciler de ilme karşı bir iştiyak oluşturuyordu. Arapça öğrenme isteğiyle gittiğim Kardeşler Kitabevi’nde Muhterem Hocamızla tanışmamız böyle olmuştu ve benim gibi dini; yalnız namaz, oruç gibi bir takım ibadetlerden ibaret zannedenlere dinin bir davası olduğunu anlattığına şahit olmuştum. Talebeleri olarak belki bir tatlı türü olan Faluzeç’i yemedik ama daha güzeline kavuştuk diye düşünüyorum: Muhterem Hocamızdan bu dinin bir davası ve yeryüzünde Allah’ın hükümlerini ikame etmek gibi büyük bir hedefi olduğunu Faluzeç tadında anlamış olduk.

                Muhterem Hocamızın, Allah vergisi, bitmek bilmeyen bir azme ve iradeye sahip olduğunu onu yakından tanıyanlar bilirler. Yaşıtlarının kendi gelecekleri ile ilgili planlar yaptıkları, var olan dünyevi durumlarını daha da geliştirmeyi düşündükleri çağlarda o davasını düşünüyor, 1980’li yılların buhranlı döneminde yitip gitmekte olan ümmetin gençliğini ve onların kötü gidişatlarını değiştirmek istiyordu. Ümmeti uyandırma görevinin ve şuurlu bir nesil meydana getirme işinin ne kadar zor olduğunu (kendi ifadesiyle) daha 16 yaşında iken gördüğü bir sâdıka rüyadan anlamıştı. İşin daha başında iken bu yolun zorluğu, kayganlığı ve sarp yokuşları kendisine gösterilmişti. Ancak o, bunu bilerek ve isteyerek bu zorluğa talip olmuştu. Bu yüzdendir ki önüne çıkan engelleri aşmak gerektiğini, kolaylığın ve çıkış noktalarının zorlukla beraber olduğunu görüyor, birlikte olduğu talebelerini zor günler için yetiştirmeye gayret ediyordu. Yeryüzünde, Allah azze ve Celle’nin hükümranlık hakkının insanlar tarafından gasp edilmiş olmasını hazmedemiyor, Allah’ın hakkını teslim etmek için mücadelenin gerekliliğini daima vurguluyor, bu durumun kendisini harekete geçiren en önemli etken olduğunu belirtiyordu. Onu harekete geçiren bu etken belki de en olumsuz zamanlarda yeniden taptaze bir ümitle ve azimle işe sarılmasına vesile oluyordu. Yağmurlu bir günde uzun mesafeler kat ederek gitmiş olduğu dersine “nasılsa hava yağışlı bugün ders yoktur” mantığıyla kimsenin gelmemiş olması kendisini derinden üzse de yoluna devam etmesi nasıl bir azim ve iradeye sahip olduğunun ipuçlarını bize gösteriyor.

                Muhterem Hocamıza sorulan “bir dava adamı için hayatta en zor şey nedir?” sorusuna vermiş olduğu “anlaşılmamaktır” cevabı aslında kendisi gibi tüm dava adamlarının hayatını özetleyen bir kelimedir. Kalabalıklar içerisinde yalnız olmak, konuşup dertleşebileceği bir insan bulamamak, yıllar geçmesine rağmen ‘acaba şimdi anladılar mı?’ ümidiyle beklemek ve yine tam olarak anlaşılamamak çok zor olsa gerektir. Bu yolda beraber yürümeye başladıklarının bir zaman gelip de insanı yapayalnız bırakması, bir şeyleri bahane ederek kendisiyle beraber hizmeti de bitirmeye çalışmaları, fitne ve ihanet içerisinde olmaları bir dava adamını en fazla üzen hadiselerdendir. Tam da bıçak sırtı denilen, Allah’a hakkıyla tevekkül ve Allah’ın yardımı olmasa birçok dava adamının ümidini kırabilecek hassas bir durumdur. Muhterem Hocamızın başından bu tür hadiselerin geçtiğini söylemek sadece bunun kelimelerle izahıdır, çünkü bu ihanetlerin dava adamının kalbinde açtığı yaraları dışarıdan bakan insanın bilebilmesi mümkün değildir.

                Muhterem Hocamız, eğer yerinden kalkamayacak derecede hasta değilse son raddesine kadar yapacağı işi özellikle de dersini asla iptal etmemiştir. Birçok insanın mazeret olarak gördüğü hastalıkları ders iptali için mazeret olarak görmemekte hatta dersin böylesi rahatsızlıklara iyi geldiğinin tecrübeyle sabit olduğunu belirtmektedir. “Ders şifa polikliniğidir” sözünü ilk duyduğumda şaşırmıştım ancak sonra dersin bazı rahatsızlıklara (baş ağrısı gibi) iyi geldiğini kendim de müşahede edince bunun sadece espri olsun diye söylenmiş bir söz olmadığını anlamıştım. Zaten onu tanıyanlar Muhterem Hocamızın laf olsun diye bir şey söylediğine şahit olmamıştır. Hayata ve olaylara daima ciddi bakmış ve bizlere de ciddi bakmayı öğretmiştir. İşleri erteleme anlayışını “zor işleri ve zor kararları yarına erteleme, zira bir iş bugün ne kadar zorsa yarın da o kadar zor olacaktır” sözüyle reddetmiş, titizlikle yaptığı ve takip ettiği işlerde “muhsin” olmaya gayret edişine bizleri şahit tutmuştur.

                Hocamız, yaptığı işin hep daha güzelini yapmak istediği için zor beğenen bir kişiliğe sahiptir, ancak karşıdakine asla kendi görüşünü dayatmaz ve genellikle Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in de sünneti olan istişareye büyük önem vermektedir. Bunun için istişarelerden asla vazgeçmez, ta ki o işin en güzeli ortaya çıkana kadar tüm detaylarıyla o meseleyi masaya yatırır. Hem kendisini hem de o konuyla ilgili kişileri konu üzerinde düşünmeye, yoğunlaşmaya ve fikir jimnastiği yapmaya sevk eder. Böylelikle bu gayretlerin neticesinde Allah Azze ve Celle’nin o konu hakkında içimizden birine en güzel fikri ilham edeceğini belirterek sünnet olan istişareye sarılmamızı sağlar. Bununla meselenin gelişi güzel yapılmayıp, en ince detayına kadar irdelenmesini, üzerinde kafa yorulmasını, fiilî duanın yanında kavlî dua olan Allah Celle Celaluhu’nun yardımının istenmesini daima hatırlatır ve kendisi de böyle yaparak bizlere örnek olur. Yılların verdiği tecrübe ile üstün körü yapılmış bir işi anında anlar ve müdahale eder.

                Hocamız dinden taviz vermeme konusunda da çok hassastır. En kritik ve baskı dönemlerinde dahi başörtüsü konusundaki net tavrı, hizmetin maslahatı için dahi olsa tavizin her çeşidini reddetmesi onun olmazsa olmazıdır. Allah ve Rasulü bir şey söylemişse orada söz biter. Bugün olması gerekenin; her zaman ve devirde uygulanan Nebevî Hareket Metodu’na sarılmak, vahyin ve sünnetin kılavuzluğunda bir yol izlemek olduğunu daima vurgular, bu metodun rehberliğinde yetişecek bir neslin bizi yeniden İslam’ın parlak günlerine taşıyacağını söyler.

                Hocaefendi; “Aklın vazifesi Kur’an ve sünnette ortaya konmuş olan metodu anlamak ve gereğince hareket etmektir, yeni bir metod ortaya koymak değildir” sözüyle Rabbanî bir hareketin sınırlarının ne olması gerektiğini belirtmiştir. Sağlam nesillerin ancak Rabbanî ve tavizsiz bir metodla yetişebileceğini, Müslümanların metod konusunda renkten renge girmemeleri gerektiğini, her yanlış metod ve hareketin doğru hareketin önünde engel olduğunu, yanlış metodların nesilleri bozduğunu söylemiş ve bu konuda defalarca uyarılarda bulunmuştur. Bu sebepledir ki, 28 Şubat 1997’de birçok vakfın faaliyetlerini dondurduğu, bazılarının kendi vakıflarını kendi elleriyle kapattığı bir dönemde Mısır’dan yolladığı mektupta; “İslamî hareketin geri vitesi yoktur” sözüyle hem hareketin hem bizlerin geri viteslerini iptal ediyordu.

                Şu bir hakikattir ki lider, ne kadar cesur ve gözü pek ise arkasından gelen kitleye de bu cesareti sirayet etmekte, hareketin içindeki pasifler aktifleşmekte, korkaklar cesaret kazanmaktadır.

                Muhterem Hocamız, ümmetin derdiyle dertlenen bir lider… Ümmetin ve hassaten Ortadoğu’nun içinde bulunduğu duruma yönelik siyasi tahlilleri ve sunduğu çözüm yolları, ümmetin dertlerini ne denli yüreğinde hissettiğinin ve bunun acısını çektiğinin en bariz göstergesidir. Sunduğu çözümler bazılarının yaptığı gibi ümmetin yarasını kısa vadede saran pansuman tedaviler değil, kalıcı çözüm ve önerilerdir. Bizlere hedef olarak; “Biz Medeniyetimize Dönüyoruz” sloganıyla İslam Medeniyeti’ni göstermesi, ümmetçi bir bakış açısı kazanmamıza, tüm yeryüzündeki mazlumların feryadı son bulana kadar mücadeleyi şiar edinmemize vesile oluyor.

                Rabbim İslam davasını anlamamıza vesile olan, bize hayatıyla örnek olan cesur, fedakâr ve çilekeş Hocamıza lâyık talebeler olmayı, kendisinin dava kardeşleri olarak kalabilmeyi ve bu yolda onunla beraber sonuna kadar gidebilmeyi nasip etsin. Ömrünüz uzun ve bereketli olsun, Allah Celle Celaluhu sizi başımızdan eksik etmesin Muhterem Hocam…