Siyer

Hikmetle Mücadele

Paylaş:

Kıymetli okurlarımız! Dergimizin önceki sayılarında, Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in İslam Medeniyetini kurma yolunda izlemiş olduğu metodu ve stratejiyi anlatan; İslam davası uğrunda çekmiş olduğu sıkıntılara karşı göstermiş olduğu tavrını anlatarak günümüzle karşılaştırma yapan ve belirli çıkarımlar ortaya koyan Münir Muhammed Gadban’ın Nebevi Hareket Metodu adlı kitabından alıntılar yapmıştık. Son olarak ele aldığımız konu Mekke’de Müslümanlara uygulanan boykot dönemini anlatan konuydu. Bu sayımızdan itibaren ise yapmış olduğumuz alıntılara devam edecek, Efendimiz’in hikmetine, taviz vermeden mücadele etmesine; İslam’ın kadınlara biçtiği göreve ve öneme değineceğiz.

Kureyşliler, bütün gücüyle İslam’a karşı savaş açmaya ve İslam’ın insanlara ulaşmasını engellemeye çalışıyor, ticaret veya hac için Mekke’ye gelen gruplara karşı Rasulullah’ı karalıyor ve küçük düşürmeye çalışıyorlardı. Müslümanlar da bunlar karşısında elleri ve kolları bağlı olarak durmuyor, insanların toplu olarak bulundukları yerlere gitmek ve Kâbe’de devamlı bulunmak suretiyle bu gruplarla temasa geçip onları İslam’a davet ediyor ve İslam’ın genel prensiplerini onlara açıklıyorlardı. Bütün bunları düşmanla direkt çatışmayı önlemeyi öngören belirli bir plân içerisinde yapıyorlardı. Silah kullanmayı gerektirecek şiddetli tartışmalara girmekten kaçınıyorlardı. Aynı zamanda Kur’an’ın terbiyesinden hareket ederek, Kureyş’in putlarına çatmayı da azaltmışlardı: “Allah’tan başka yalvardıklarına sövmeyin ki, onlar da bilmeyerek aşırı gidip Allah’a sövmesinler.”1

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sahabesi ne korkak ne de zelil idiler. Savaşmak onlar için bin kere daha kolaydı. Buna rağmen hiçbirinin bu duruma itiraz ettiğini, birinin bile sinirlerine hâkim olamayarak ani bir çıkış yaptığını görmüyoruz. Günümüzde ise bazı heyecanlı gençlerin, ayet ve hadisten delilleri yerlerinde kullanmayıp, Tevhid kelimesi için hemen savaşa girmek ve zorba otoritelerin karşısına dikilmek istediklerini, kendileriyle beraber savaşmadıkları müddetçe diğer Müslümanları din ve inanç bozukluğuyla itham ettiklerini görüyoruz. Rasulullah’ın boynuna hayvan bağırsakları konulmasına, yüzüne tükürülmesine, hatta O’nu boğma girişiminde bulunmalarına rağmen Müslümanlar şiddete başvurmuyorlar güç ve gayretlerini güzel öğüt ve hikmetle Allah’a davet üzerinde yoğunlaştırıyorlardı.

Müslümanların, bir Yahudi, Müslüman bir kadının yüzünü açmaya çalıştığı için o Müslüman kadının iffetini muhafaza etmek üzere topyekûn savaşa girdiklerini biliyoruz. Fakat aynı şeyi Müslümanlar, Ebu Cehil tarafından vurularak öldürülmeden önce Sümeyye Radıyallahu Anha için yapmamışlardır. Söz konusu olan iki durumda da takınılan tavır, içinde bulunduğu merhalenin özelliklerini çok iyi bilen ve ona göre planlarını yapan Müslüman yöneticilerin direktiflerine dayanmaktadır.

 

Himaye İçin Taviz Vermemek

Ebu Talib’in vefatından sonra, Kureyş’in, kardeşinin oğlu Muhammed’e eziyet etmek için birleştiklerini gören Ebu Leheb’in aşiretçilik duyguları harekete geçmiş ve Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e giderek: “Ey Kardeşimin oğlu! Ebu Talib sağken, ne yapıyorduysan, şimdi de aynısını yapmakta serbestsin” dedi. Ebu Leheb’in bu tutumu Kureyş’in üzerine bir felaket gibi inmişti. Bu himayeyi yıkmak için çok zekice bir plan yaptılar ve başarılı oldular. Ebu Leheb’ten Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e Abdulmuttalib’in durumunun ne olduğunu sormasını istediler. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in önünde iki yol vardı, soru açık ve belirgindi: Ya İslam dininden bir kelimede taviz vermek veya pazarlığa girmek, mukabilinde himaye devam edecek ya da Abdulmuttalip hakkındaki Allah’ın hükmünü söyleyecek ve himaye yıkılacaktı. Himaye hiçbir zaman akideden taviz verilmek suretiyle elde edilmemişti. Onun için amcası Ebu Leheb’e: “0, ateştedir” diye cevap verdi. Ebu Leheb de: “Ebediyete kadar sana düşman olarak kalacağım” diyerek geri dönüp Kureyşliler’in saflarına katıldı. Efendimiz böylesi tavizsiz bir duruş sergilemeseydi, yolun ortasında İslam ile küfrün birleşebilmesi mümkün olurdu. Böyle bir anlayışa mahal vermemek için İslamî hareket düşmanlarıyla olan münasebetlerinde bu hidayetin ışığı altında yürümelidir.

 

 Mücadele Yönünden Kadının Rolü

Mücadele hayatında erkeğin yanı sıra Müslüman kadının da yerini alması gerekir. İslam tarihinin gururla zikrettiği gibi, ilk Müslüman olan kişinin bir kadın, yine İslam’da ilk şehidin bir kadın olması yeterlidir. Öyleyse, Müslüman kadın hiçbir zaman mücadele alanından uzakta olmamıştır. Nehdiyye’ye kör olana kadar işkence edilmiş, Sümeyye de işkence altında şehit olmuştur. Hattab’ın kızı Fatıma da Müslüman olan kocasını savunurken tokatlanmış ve kanı akıtılmıştır. O gün, bu kahramanca tutumuyla kardeşinin önce pişman, sonra da Müslüman olmasını sağlamıştır.

Yeryüzündeki bütün kadınları ele aldığımız zaman şüphesiz Hz. Hatice Radıyallahu Anha’nın zirvede olması gerekir. İlk anlarından itibaren davayı kucaklamış, bütün servetini ve malını kocası Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in tasarrufu altına vermiştir. Servet ve zenginlik yönünden en üstün olduğu hâlde açlık ve boykota sabır ve tahammül etmiştir. Bunların da ötesinde olan, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i cesaretlendirici, öğüt verici ve davasında sebat etmesini destekleyici tutumudur.

Günümüzde bu örneklere, bu örneklerin emsallerini yetiştirmeye, Müslüman kadını İslamî mücadelede münasip mevkiini ve gerçek yerini almaya davet etmeye çok ihtiyacımız vardır. İslami hareket Allah yolunda hicret eden, tard edilen ve takip edilen, zorba otoritelerin tehdit ve kandırma uygulamalarına karşı taviz vermeden dinlerinde sabit kalan mücahidelerle gurur duymaktadır.*

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Rabbinden almış olduğu emir ve vahiy ile ümmetinin öğretmeni olarak, gelecek nesillere ışık ve kılavuz olmuş, birçok zorlu şartlar altında onları medeniyetin kurucuları olarak yetiştirmiştir. Ümmetini kadınıyla erkeğiyle davanın içerisine dâhil edip, onlara hikmetli bakışı, tavizsiz duruşu, güzel bir biçimde mücadele etmeyi öğretmiştir. Bizler de Efendimiz’in göstermiş olduğu tavrı takınmalı, davamızda sebat edebilmek için hiçbir şekilde taviz vermemeliyiz.

* Münir Muhammed Gadban, Nebevi Hareket Metodu, syf: 130, 131

  1. Enam, 108