Kapak

İhsan Şuurunda Kulluk

Paylaş:

                Kur’an hayat rehberimizdir. Dolayısıyla ana konusu insandır. İnsana önce Rabbini sonra kendisini tanıtmayla başlayan vahiy süreci her bir ayetiyle istenilen kul modelini meydana getirmek için inananları ilmek ilmek işlemektedir. Koyduğu kurallarla insana medeniyetin esaslarını öğretmiş hem madden hem de manen yükselmenin yollarını göstermiştir. O’na tabi olan dünya ve ahiret saadeti elde etmiş, O’nun hükümlerini göz ardı eden de hem dünyada hem de ahirette bedbaht olmuştur.

                Kur’an, Adem Aleyhisselam’ın yaratılış kıssasıyla insanın ve insana uygun dizayn edilmiş bu dünyanın var oluş gayesini açıklar. Kur’an’a önyargısız muhatap olan kişi, önemli bir gerçekle karşı karşıya olduğunu, bu dünya imtihanının bir gün biteceğini ve hesaba çekileceğini hisseder. Kur’an aynı zamanda bu imtihanı geçenlerin ve kalanların diğer bir deyişle cennetliklerin ve cehennemliklerin durumundan, özelliklerinden de bahsederek bazı ipuçları verir. Mü’minlerin vasıflarından bahsederken kullandığı her bir kavram önemlidir ve çoğu zaman bizlere hedef olarak gösterilmektedir. Bu kavramlardan biri olan ihsan, Kur’an’da ve sünnette nasıl tanımlanmakta, hangi manalarda kullanılmakta anlamaya çalışalım.

                İhsan, sözlükte “bir şeyi iyi ve güzel yapmak”, “iyilik ve yardımda bulunmak” anlamlarına gelir. Kelimenin kökü “ha-sü-ne” dir ve “uygun, güzel, muvafık olmak, lâtif olmak” manalarına gelir. İhsan kelimesi bu kökten türemiş olan “ahsene” fiilinin mastarıdır. Bu fiil de “doğru ve iyi yapmak, nasıl yapacağını bilmek, vâkıf olmak, salih amel işlemek” gibi anlamlara gelir. Görüldüğü gibi mana itibariyle çok geniş yelpazededir. Kur’an’da “ihsan” kavramı hem Allah Azze ve Celle’ye hem de insanlara nispet edilerek yetmişi aşkın ayette mastar, fiil ve isim şeklinde geçmekte, bu ayetlerin bir kısmında “başkasına iyilik etmek”, bir kısmında “yaptığı işi güzel yapmak” manasında, çoğunda ise herhangi bir belirlemeye gidilmeden mutlak anlamda kullanılmıştır. Biz burada insana nispet edilen ayetlerden yola çıkarak temelde iki konu üzerinde duracağız. Birincisi, “yaptığını güzel yapmak” anlamında kulun Allah’a karşı görevlerini yerine getirirken hissettiği saygı, bağlılık ve itaati içeren ve bunun neticesinde ortaya çıkan davranışları. İkincisi ise kulun diğer insanlara yani anne-baba, eş-çocuklar, yakın-uzak akraba ve toplumun diğer kesimlerine karşı yaptığı iyilikleri (ihsanı) ele alacağız. Aslında ikincisi de yine birincisine bağlıdır. Yani kişinin Rabbiyle olan diyaloğu ne kadar kuvvetliyse bu durumda kişi en yakınından itibaren tüm etrafına iyilik ve güzellikler saçacaktır. Yaptığı her işi güzel yapmaya çalıştığından işleri daha hayırlı/bereketli olacaktır.

                Kulun Rabbine karşı nasıl bir tavır takınması, ihsan şuurunu nasıl yakalaması gerektiğine dair kaynaklarımızda üzerinde durulan genellikle ‘Cibril hadisi’dir. Bu hadiste Cebrail Aleyhisselam, Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e imanı, İslam’ı ve ihsanı sormuş, Efendimiz ihsanı tarif ederken “…Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmesen de O, seni görür...”1 cevabını vermiştir. Bu hadis ekseninde düşünürsek kulun Allah’a karşı ihsanı nasıl olmalıdır? Evvela hakkıyla iman etmesi sonra da imanın gereğini yerine getirmesi yani tüm emir ve yasaklara uymaya çalışması gerekmektedir. Her ne kadar burada ibadet etme anı için söylense de alimlerimiz buradaki kastın “ibadette huşu içinde olmak, ihlaslı ibadet yapmak” manasında olduğunu dile getirseler de ihsanı en geniş manada düşünebiliriz. Yani kulun her hâl ve hareketini ihsan şuuruyla yapmasını anlayabiliriz.

                İhsan: “Allah Azze ve Celle’yi görür gibi ibadet etmek” olduğuna ve ibadette tüm hayatı kapsadığına göre, bu durumda attığımız her adımı ihsan şuuruyla atmak bizi Allah’ın rızasına yaklaştıracaktır. Hadiste ifade olunduğu gibi: “Her ne kadar sen O’nu görmesen de O, seni görür” denilmesi, herkesin ihsan makamında olamayacağına ama murakabe altında olduğunu (Allah’ın kendisini gözettiğini) hissedebileceğine işarettir. Bununla ilgili ayetlere bakarsak durum daha da anlaşılır.

                “…Her nerede olursanız, O sizinle beraberdir.”2 ( وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ )

                Bu ayetin başında Allah Azze ve Celle, yeri göğü yaratması, arşı hükmü altına alması gibi sonsuz kudretine ve ilmine değindikten sonra, işte böyle bir zat olan Rabbiniz sizin her hâlinize vâkıftır, her nerede olursanız olun sizinle beraberdir demekle bu nokta üzerinde düşünmemizi istemektedir. Hiçbir hâlinizin gizli kalmayacağını bilin ve hayatınızı ona göre yaşayın. Bu durum inkâr edip hayatını istediği gibi yaşayanlara korku ve ıstırap; hayatını ilahi hükümlere göre yaşayan ve belki de bu uğurda türlü çileler çeken Müslümanlar’a da teselli ve inşirah vermektedir. Özellikle inananlar açısından bakacak olursak ihsan şuuru kazanan kişi, başına gelebilecek olumlu/olumsuz her durumda Rabbinin hükmüne teslim olmayı başarabilecektir. İşte o zaman Yunus gibi “lütfunda hoş, kahrında hoş” diyebilecektir.

                Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, hicret arkadaşı Ebubekir Sıddık Radıyallahu Anh ile beraber Sevr Mağarası’nda iken Mekke müşrikleri mağaranın girişine kadar gelmiş, konuşmaları duyulacak kadar yaklaşmışlardı. Bu durumdan dolayı korku ve endişe içerisindeki Ebubekir’i teselli eden Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: “Üzülme, Allah bizimledir” demiş ve arkadaşını teselli etmişti. Tevbe Suresi’nde dile getirilen bu hadise ve bu söz3 gelecek nesiller için büyük bir teselli ve teslimiyetin simgesi olmuştur. Her ne zaman başa bir musibet gelse, zor bir süreçle karşılaşılsa bu ayet teselli vermekte, Allah’ın iman edenlerle birlikte olduğu, her halimizi gördüğü gerçeği kalpleri ferahlatmaktadır. Başka bir ayette Hz. Musa ve Harun Aleyhimesselam, Firavun’a gönderilirken kalplerinde oluşan korku ve tereddüt giderilsin diye Allah Azze ve Celle tarafından kendilerine teselli verilmiş ve “Korkmayın, ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm”4 denilmiştir. Yine Efendimiz Aleyhisselatu vesselam’ın getirdiği vahyi yalanlayan ve türlü iftiralarla şair, kâhin, mecnun, sihirbaz gibi etiketlerle O’nu yaralayanlara mukabil Allah Azze ve Celle, Rasulünü, “Rabbinin hükmüne sabret, çünkü gerçekten sen gözlerimizin önündesin…”5 sözleriyle teskin etmiştir.

                Fertleri “Allah beni görüyor” şuurunda olan bir toplumda haramların işlenmesi en asgari düzeye iner, kapalı kapılar ardında veya kimsenin görmediği yerde bile bu durum insanı frenler ve hayatına bir otokontrol sağlar. Düşünün bir kere, patronun gözü önünde olan bir işçi nasıl çalışır? Yaptığı işi düzgün yapar ve işi savsaklamaz. Böyle davranmazsa kovulacağını bilir. Aynen öyle hatta daha da ötesidir. Çünkü patron da bir kuldur ve her yeri göremez, her an işçinin başında olamaz. Ama âlemlerin Rabbi Allah Azze ve Celle, insanın gizli açık her hâline vâkıftır, nefsinin kendisine fısıldadıklarını bilir. İnsan bu gerçeği bildiği hâlde yine de günaha bulaşır, yapması gereken şeyleri ihmal eder, yapmaması gereken ne varsa işler. Tıpkı işini yapmayan işçinin kovulacağı gerçeği gibi kendisi de ilahi rahmetten/rızadan uzaklaşır. Burada imanın kalitesi, nefsin yeterince tezkiye olup olmaması, maneviyatı kuvvetlendirici sebeplerin varlığı/yokluğu, Rabbini yeterince tanıyıp/tanıyamadığı gibi etkenler belirleyici olmaktadır.

                Seleften Sehl et-Tüsteri Rahmetullahi Aleyh, küçükken dayısının kendisine “yatağına girdiğinde dilini oynatmadan kalbinle üç kez Allah benimledir, Allah bana nazar eylemektedir, Allah bana şahittir” de şeklinde tavsiyede bulunduğunu, bunu zamanla sayıyı arttırarak tekrarlattığını söylüyor. Devamında diyor ki: “Bunu senelerce bu şekilde yaptım, Allah’ı zikretmenin tadına varmıştım. Bir gün dayım tekrar bana şöyle dedi: “Ey Sehl! Allah bir insanla beraber olup ona nazar edince ve ona şahit olunca artık o insan nasıl Allah’a karşı mâsiyet (günah) işler ki? Bu yüzden sen de günah işlemekten sakın!”6 Dayısının tavsiyesine uyan ve yaşadığı dönemin verâ sahibi büyük sufi imamlarından olan bu zatın bu dereceye gelmesinde en büyük sebep “Allah beni görüyor” şuurunun iliklerine kadar işlemesidir.

                Buraya kadar kulun Rabbine karşı ihsan şuuruyla ibadet etmesi veya hayatın bütününde bu anlayışta olmasına dair örnekler üzerinde durduk. Kişinin insanlar arasındaki ilişkilerinde ihsan (iyilik, yardımlaşma vs.) konusunda ise Cuma hutbelerinde sürekli tekrarlanan “Muhakkak ki Allah, adaleti, ihsanı (iyiliği), akrabaya yardım etmeyi emreder; çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. Düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor”7 ayetini ele alalım. Bu ayette üç şey (adalet, ihsan ve akrabaya yardım) emredilmekte, diğer üç şey de (fahşa, münker ve haddi aşmak) nehyedilmektedir. Burada ihsanın adaletle birlikte zikredilmesi önemlidir. Çünkü bir toplum adalet olmaksızın ayakta duramaz. Ancak adaletin de ötesinde ihsan da lazımdır. Ahlaki anlamda ihsan tarif edilirken, “iyiliklerde farz olan asgari ölçünün ötesine geçmek, isteyerek gönülden daha fazlasını yapmak” olarak tarif ediliyor. İsfahani gibi bazı İslam âlimleri bu anlamda ihsanı adaletin de üstünde görmüşlerdir. Çünkü adalet borcunu vermek, alacağını almak, ihsan ise üstüne düşenden daha fazlasını vermek anlamındadır. Adalet toplumu ayakta tutan bir temeldir, ancak adalette ihsan ve infak ruhu olmadan tek başına yeterli olmaz. Sonuç olarak ihsan bu ikinci anlamıyla da Kur’an’da birçok ayette geçmektedir. Biz bu kadarıyla iktifa edelim. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in duasıyla bitirelim: “Allah’ım! Yaratılışımızı güzel yaptığın gibi ahlakımızı da güzel eyle”8

 

  1. Buhari, İman, 37; Müslim, İman, 1
  2. Hadid, 4
  3. Tevbe, 40. (Manası: Üzülme, Allah bizimledir.)
  4. Taha, 46
  5. Tûr, 48
  6. Kuşeyri Risâlesi, Harf Yayınevi, s.57-58
  7. Nahl, 90
  8. Müsned, I, 403; VI, 68