Fıkıh

İslam Fıkhı’nın Kaynakları- 6

Paylaş:

Âlemlerin Rabbi, mutlak güç ve kudret sahibi olan Allah’a hamd, Âlemlere rahmet olarak gönderilen Rasûlüne salât ve selam olsun.

Allah’ın selâmı, rahmeti, yardımı ve bereketi Allah’ın davası ve mazlum ümmetimizin kurtuluşu uğrunda mücadele eden tüm kardeşlerimizin üzerine olsun.

Geçen sayımızda, Kıyas’ın manası ve şartları üzerinde durmuştuk. Buna göre usulüne uygun yapılan bir kıyas ümmet için bir rahmettir ve kıyamete kadar zuhur edecek olan her yeni meseleyi, Allah ve Rasûlü’nün istediği doğrultuda bir hükme bağlayabilmenin yoludur.

Gerçekte Kıyas’ın mânâsı, nass’ların uzanabildiği bütün sahalara tatbik edilmesidir; nass’lara bir şey ilave etmek değil, onları tefsirdir. Kıyas, mevcut olmayan hükmü var kılmak değil, (mevcud hükmü) ortaya çıkarmak (izhâr etmek)tir. Müctehidin işi ise yeni bir hüküm icad etmek değil, sadece hükmün “illetini (sebebini) anlamak ve kendisine kıyas edilen asıl mesele ile aynı özelliği taşıyan yeni meselenin sebep ile hükümde müşterek olduklarını açıklamaktan ibarettir. Böylece her ikisinde de aynı hüküm ortaya çıkmış olur.

İmam Şafiî, kıyas hakkında şöyle der: “Müslümanın karşılaştığı her meselenin zarurî bir hükmü vardır. Eğer bu hüküm açıkça mevcutsa aynen ona uyması, değilse hakîkate uygun şekilde içtihad yaparak ona olan delaleti araması gerekir.”1 yani şer’î hüküm, ya nass (âyet-hadis) ile bilinir; İmam Şafiî bunun için “ayniyle hak” tabirini kullanır yahut da nass’ın mânâ ve amaçlarını araştırmakla anlaşılır; bu da Kıyas ile olur.

İmam Şafiî, sahâbî ve âlimlerin Kıyas’a göre amelini şöyle özetlemiştir: “Peygamber Aleyhissalâtu Ve’s Selâm’ın asrından günümüze kadar fakihler, din işlerindeki bütün hükümlerde Kıyas’ı kullanmışlar, hakkın benzerinin hak, bâtılın benzerinin de batıl olduğunda icmâ’ etmişlerdir. Buna göre hiç kimsenin Kıyas’ı inkâr etmesi caiz olmaz; çünkü kıyas, olayları birbirine benzetme ve bu bakımdan aynı hükme varmadır.”

Kur’an-ı Kerim’de de, fiil ve sıfatların benzediği hallerde hükümlerin eşit olması ilkesinin kullanıldığını görmekteyiz. Meselâ; “Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmazlar mı? Allah onları yere batırmıştır. Kâfirler için de bu âkibetin benzeri vardır.”2 âyeti, birbirine benzeyen şeylerin hüküm bakımından aynı olduğunu belirtmektedir.

Şu iki ayet de birbirine benzemeyen şeylerin hüküm bakımından aynı olmadığını göstermektedir. “Yoksa kötülük isteyenler, ölümlerinde ve hayatlarında kendilerini, iman edip yararlı işler işleyen kimselerle bir mi tutacağımızı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar.”3

Bu âyet-i kerîmelerden anlıyoruz ki Kur’an, aklın eşitlik kanununu en güzel şekilde uygulamakta, benzer şeylerin aynı hükme ve birbirine benzemeyen şeylerin de ayrı hükümlere bağlı olduğunu beyan etmektedir.

Akıl açısından bakıldığında mantıklı görünen bu yöntemin elbette ki Kur’an ve Sünnet’ten de delilinin olması şarttır. Çünkü konulacak hüküm, insanları dinen bağlayacak ve helal-haram noktasında bir ölçü olacaktır. İslam âlimlerinin cumhuru (çoğunluğu) kıyası delil olarak kabul etmiştir. Bunun için de Kur’an ve Sünnet’ten bir takım deliller ileri sürmüşlerdir.

Nisa Sûresinde Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır. “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden buyruk sahibi (ulu’l emr) olanlara itaat edin. Eğer bir şeyde çekişirseniz, Allah’a ve Peygamber’e iman ediyorsanız, onu Allah’a ve Peygamber’e havale edin.”4 Allah Rasûlü zamanında anlaşılmayan bir meselede konuyu Allah ve Rasûlüne havale etmek-götürmek, O’na başvurup hükmünü açıklamasını istemek demekti. O halde Efendimizin vefatından sonra Allah ve Rasûlüne havale etmek nasıl olacaktır? Ayetin hükmünün sadece o zamana ait olduğuna dair bir delil de yoktur. Yeni bir meselede bir şeyi Allah’a ve Peygamber’e havale etmek, mevcut hükmüne başvurmaktır. Bu ise Kur’an ve Sünnetin işaret ettiği amaçları bilmekle olur. Hükümlerin sebeplerini tespit edebilmek ise kıyası mümkün kılar. Çünkü sebep tespit edilmeden kıyas yapabilmek mümkün değildir.

Kur’an-ı Kerim’in bazı hükümlerin sebeplerine işaret ederek, hükümlerin güttüğü amaçları açıklaması da kıyasın yolunu açmak demektir. Mesela, Hz. Peygamber Aleyhissalâtu Ve’s Selâm’ın, oğulluk edindiği Zeyd b. Harise’den boşanmış olan Zeyneb Radıyallahu Anha ile evlenişinin sebebi Kur’an’da şöyle açıklanmıştır: “... Zeyd, eşiyle ilgisini kestiğinde onu (Zeyneb’i) seninle evlendirdik ki, evlatlıkları eşleriyle ilgilerini kestiklerinde, onların bu eşlerle evlenmeleri hususunda mü’minlere bir zorluk olmasın.”5 O dönemde, evlatlıklar birçok konuda öz evlat gibi kabul ediliyor ve evlatlığın eşi öz gelin gibi kabul edilerek, oğulluğunun boşadığı kadınla evlenmek doğru görülmüyordu. Ayet Efendimizin Hz. Zeynep’le evlendirilmesinin sebebinin bu yargıyı kaldırmak olduğunu ifade ederek, hem hükmün sebebini hem de İslam’a göre, evlatlığın öz evlat hükmünde sayılmadığını açıklamış olmaktadır.

Yine Kur’an’da İsrailoğullarına bazı güzel rızıkların haram kılındığı, bunun sebebinin ise, onların kendilerini şehvetlerine düşkün olmaktan korumak için olduğu şöyle beyan edilmiştir: “Yahudilerin zulümlerinden ötürü kendilerine helal kılınmış olan temiz şeyleri onlara haram kıldık.”6

Başka bir ayette Kur’an, içki ve kumarın yasak edilişinin sebeplerini şu âyet-i kerime ile açıklar: “Şeytan, ancak içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmak ve namaz kılmaktan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?”7

Bu ayetlerde verilen hükmün sebebine de dikkat çekilerek, sebep tespiti yapmaya teşvik edilmiş ve yol gösterilmiştir. 

Sünnet de aynı şekilde hükümlerin ta’liline* işaret etmiş ve bir kısım hükümlerin illetlerini (sebeplerini) açıklamıştır. Meselâ; Peygamber Aleyhissalatu Ve-s Selam başkasının evine girerken izin istemenin illetini, “izin, göz için emredilmiştir.”8 hadisiyle beyan etmiştir. Demek ki başkasının evine giren kimsenin görmesi hoş olmayan bir şeyle karşılaşmaması için müsaade istemesi gerekli görülmüştür. Bu hadis, başkasının evine izinsiz girme yasağının hikmetini belirtmektedir.

Başka bir hadiste Peygamber, Aleyhissalatu Ve-s Selam önce sahâbîleri, kurban etlerini saklamaktan nehyetmiş, sonra bunu onlar için mübah kılmıştır. Nehyedişinin sebebini de şöyle açıklamıştır: “Memleketimize gelen aç ve azığı bulunmayan göçebeler (daffe) için sizi ondan nehyetmiştim.”9 Demek ki ihtiyaç içinde bulunan göçebelerin geldiği yılda, kurban etlerini evde saklamak haram kılınmıştır. Dolayısıyla böyle bir ihtiyaç bulunmazsa, kurban etlerini saklamakta bir sakınca olmaz. Bu da illet’in mevcud olup olmamasına göre nass’a uymak demektir. Yani, illet bulununca hüküm bulunmakta, illet bulunmayınca hüküm ibahat (mübahlık) ifâde etmektedir. Bu ayet ve hadislerde hükümlerin sebebinin zikredilmesi o hüküm ile aynı sebebi taşıyan diğer meselelere de aynı hükmün geçirilebileceğini gösterir. Aksi halde sebebin bildirilmesinin bir manası kalmamaktadır.

Hükümlerde Kıyas’ın sübûtu üzerinde sahabîler icmâ’ etmişlerdir. Yani sahabîler, hükmü bilinmeyen bir meselenin hükmüne kıyas yoluyla ulaşabilineceğinde görüş birliği içindedir.

Hz. Ömer, Ebu Mûsâ el-Eş’ârî’ye, kıyas’a başvurmasını emrederken mektubunda şöyle demiştir: “Birbirine benzeyen şeyleri iyi anla, sonra ona göre olayları kıyas et!” 10

Bunlardan anlaşılıyor ki kıyas’ın İslâm hukukunun kaynaklarından birisini teşkil edişi Kitab’la, Sünnetle, sahâbîlerin icmâ’ı ve onların fakihlerince istinbat (delil elde etme) metodu olarak kullanılmasıyla sabit olmuştur.

Bu anlatılanlara ilaveten Kıyas’a bir de misal verelim. Hükmü hakkında nass mevcud olduğundan Cuma Namazı ezanının okunduğu vakitte alım satım yasaktır. Nass, Yüce Allah’ın  “Ey iman edenler, Cuma günü namaz için çağrıldığınız zaman hemen Allah’ı zikretmeye gidin. Alış verişi bırakın”11 sözüdür. Hükmün illeti, alış verişteki namaza gitmeyi engelleyen ve namazın kaçırılması ihtimalini taşıyan keyfiyettir. Bu illet, Cuma Namazı vaktindeki kiralama, rehin yahut nikâh (ve diğer bunlara benzer) muamelelerde de bulunduğundan, alış verişe kıyasla bu tasarrufların da hükmü, onların yasaklanışları olur.

Yalnız unutulmamalıdır ki hakkında hüküm olan bir meselede Kıyas ya da her hangi bir ictihadda bulunmak asla caiz değildir. Bu Allah ve Rasûlü’nün önüne geçmek ve Kur’an’ı tahrif etmek demektir.

Âlimlerimiz bu konulara son derece hassas bir şekilde yaklaşmışlar ve hikmetini anlayamadıkları konuların aslını muhafaza etmeyi esas olarak kabul etmişlerdir. Allah onlardan razı olsun. 14 asırdır bizleri aydınlatan ve aydınlatmaya devam edecek olan böyle kıymetli bir mirası bizleri nasip eden Rabbimize hamd ederek sözlerime son veriyorum. Allah’a emanet olun.

 

  1. Er-Risale, s. 477
  2. Muhammed (Kıtal), 10
  3. Câsiye, 21.
  4. Nisa, 59
  5. Azhâb, 37
  6. Nisa, 160
  7. Mâide, 91
  8. Buharı, Diyât: 23, Libâs: 75
  9. Müslim, Adâhî: 28; Buharı, Adahî: 16
  10. el-Mebsut, c. XVI, s. 62, 63
  11. Cuma, 9