Makale

Kültürel Soykırımın Eşiğinde Doğu Türkistan ve İslam Medeniyetine Katkıları

Paylaş:

Dinler, bilhassa İslam dini toplumların yaşantısında her alana dair düzenlemeler getirerek adeta o toplumun hücrelerine kadar girip yerleşir. Bu nüfuz etme süreci çoğu zaman uzun bir süre gerektirir. Bu şekilde dinler toplumsal hayatın her alanında varlık göstermek suretiyle aynı zamanda bir kültür ve medeniyet ortaya çıkarmış olur. Dolayısıyla eğer bir toplumu dininden koparmak, kimliksizleştirmek hatta yok etmek istiyorsanız o topluma ait medeniyetin maddi unsurlarını ortadan kaldırmakla işe başlarsınız. O toplum da kültür ve medeniyetine ne denli sarılmış, benimsemişse bu kopma (veya koparılma) süreci o denli uzayacaktır.

Yasaklar karşısında toplumda ortaya çıkacak direniş aslında bu değiştirme girişimine karşı kültür ve medeniyetine sahip çıkma ve varlığını koruma mücadelesi olmuş olur. Şu da önemli bir noktadır ki bu müdahaleyi yapanlar dış unsurlar yani düşman olacağı gibi o toplumun idarecileri de olabilir. Bu durumda değiştirme, yok etme müdahalesini yapan eğer düşman ise buna karşı direniş gösterenler kahraman, eğer medeniyet değiştirme müdahalesini yapanlar o toplumun idarecileriyse değişime direnenler bu kez hain olarak ilan edilmiş olurlar. (Bu tespiti en iyi anlayabileceğimiz örnek durum: Çanakkale Zaferi ve Şeyh Said olayıdır.)

Kültürel veya ahlaki asimilasyonun elbette birçok aracı vardır. Bir toplumu tamamıyla çökertmek ve dağıtmak için mesela toplumun temel taşı olan aileye de müdahale etmeniz gerekir. Bugün zalim Çin hükümetinin yaptığı şeylerden birisi de tarihte Firavunların da yaptığı “erkeklerini öldürüp kadınlarını sağ bırakma” yani aileyi dağıtmaktır. Bu artık asimilasyondan da öte bir kültürel soykırım (etnosit) politikasıdır.

İslam dini kendisini benimseyen toplumun düşünce ve ilişkiler dünyasına o kadar derinlemesine nüfuz eder ki ortaya çıkardığı medeniyeti yok etmek oldukça zorlaşır. Ayrıca ümmet adı altında kolektif bir bilinç ve ortak bir medeniyet hedefi ortaya koyarak bu kez toplumları da sıkı sıkıya birbirine bağlar ve birden fazla toplumdan, sarsılması çok güç olan sapasağlam bir yapı ortaya çıkartır. Bu açıdan bakıldığında zaten İslam Medeniyetinin çözülme süreci de ümmet bilincinin veya birliğinin sarsılmasıyla başlamış ve giderek hızlanmıştır denilebilir.

Yine bir topluma başka, yeni bir medeniyeti benimsetmek için mevcut medeniyete ait, hayatın içerisinde rahatlıkla gözlenen maddi unsurlar öncelikle ortadan kaldırılır, ta ki yerine yeni bir medeniyet yerleştirilebilsin. Bu değiştirme (inkılap), müdahale edilecek medeniyetin ortaya koyduğu maddi unsurlara göre değişiklik gösterebilir. Yani bu müdahale süreci; mabetlerin, sanat eserlerinin, mimari yapıların yıkılıp ortadan kaldırılmasından tutun o toplumun dilinin, değerlerinin, manevi sembollerinin, adet ve geleneklerinin yasaklanmasına kadar uzanabilir.

Kültürel soykırım denince aklımıza maalesef hemen İslam coğrafyaları gelir. İşte bu coğrafyalardan biri olan Doğu Türkistan’ın şu an tamamen koparılmak istendiği İslam Medeniyetine katkılarına gelin kısaca birlikte göz atalım:

Türkistan şehirleri topraklarını iki koldan saran İpek Yolu sayesinde İslam dünyasıyla sürekli ilişki içerisinde olmuş ve 7. yüzyıldan itibaren bu yolu kullanarak gelen Müslüman tacirlerin davet çalışmaları neticesinde bölgede İslamiyet yayılmıştır. Daha sonra da bu yayılma fetihler yoluyla devam etmiştir. 10. yüzyılda Karahanlılar'ın İslam dinini devletin dini olarak kabul etmesiyle hızla İslamlaşmaya başlayan Doğu Türkistan, ribatlarda kalan İslam davetçilerinin tebliğ çalışmalarıyla kısa zamanda İslam dünyasının vazgeçilmez bir parçası haline gelmiştir.

Karahanlılar’ın İslamiyet’i seçmesi Doğu Türkistan tarihi açısından bir dönüm noktası olmuştur. Türkler İslam’a girdikten sonra sosyal ve siyasî hayatlarını İslam’ın esaslarına göre düzenlemeye ve uygulamaya özen göstermiştir. Yüzyıllarca devam edecek olan (daha sonra Çin müdahalesiyle kaldırılmış) şer’i mahkemeler kurmuş, ayrıca İslam devlet nizamına da özellikle Abbasiler döneminde etki edecek önemli katkılar sunmuşlardır. Doğu Karahanlı Devleti’nin başkenti Kaşgar ise önemli bir İslam merkezi haline gelmiştir.1 Doğu Türkistan’da İslamiyet’i yaymak için büyük mücadele veren Karahanlılar döneminde birçok cami, medrese, ribat yapılmış, vakıflar kurulmuş ve bu medreselerde pek çok değerli âlim yetiştirilmiştir. Satuk Buğra Han’ın daveti üzerine Mâverâünnehir, Horasan, Afganistan bölgesinden çok sayıda din adamı gelmiştir. Bu kurumların ortaya çıktığı tarihe baktığımızda Kaşgar’da kurulan medrese ve kütüphanelerin tarihi, Nizâmülmülk (v. 485/1092) tarafından yaptırılan medrese ve kütüphanelerin ortaya çıkışından çok daha öncedir. Yine Karahanlı Devleti döneminde Balasagun ve Kaşgar başkent olmanın ötesinde birer ilim merkezi haline gelmiş, bu nedenle Kaşgar’a “İkinci Buhara” denilmiştir. Birçok ilim dalında önemli eserler yazılmış, Müslüman alim ve mütefekkir Yusuf Has Hacip (v. 1070) ve Kaşgarlı Mahmud (v. 1105) bu topraklarda yetişmiştir.

Çağatay Hanlığı ve Timurlular zamanında Karahanlılar dönemindeki kadar olmasa da Doğu Türkistan yine ilim ve kültür merkezi olma özelliğini devam ettirmiştir. 18. yüzyıldan itibaren Çin işgaline karşı mücadele veren Doğu Türkistan’da Çin zulmü arada bir kesilse de günümüze kadar şiddetle devam etmiştir. Buna rağmen bu esaret dönemlerinde de Doğu Türkistan’da özellikle medreselerin faaliyetlerine devam etmesi İslam Medeniyetinin ayakta kalmasında önemli rol almıştır. Bazı tarihçiler ilk Türkçe Kur’an çevirilerinin asıl nüshasının İslamiyet’i kabul eden Argu ve Karluk Türklerinin lehçesinde (Kaşgar dili), Oğuz ağzının da tesiri ile yazıldığını ileri sürmüşlerdir.2 Ayrıca vakıf müessesesi Türk İslam tarihinde ilk defa Karahanlılar döneminde, Karahanlı Emiri, Tamgaç Buğra Han tarafından kurulan medrese ile başlamış ve 1066 yılında yaptırdığı bu medresenin vakfiyesi günümüze ulaşmıştır. Saidiye Hanlığı döneminde de Doğu Türkistan’da 948 cami 585 mescit yapıldığı belirtilmektedir.3

Doğu Türkistan, 1757 yılında birinci Çin istilasından başlayarak günümüze kadar devam eden bir bağımsızlık mücadelesi vermektedir. Kısa ömürlü olsalar da 1933 ve 1944 yıllarında Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti adı altında bağımsızlık elde etmişlerdir. Bu mücadelede halk arasındaki birlik ve beraberliğin sağlanmasındaki en temel unsur İslam dini olmuştur. Doğu Türkistanlı Müslümanlar, Çin işgalini hiçbir zaman kabul etmemiş, kendi vatanlarında özgürce yaşamak, dinlerini ve kimliklerini koruyabilmek için tüm varlıklarıyla mücadele etmişlerdir. Bu varlık mücadelesinde İslam’ın önemli bir unsur olduğunun farkında olan zalim Çin hükümetleri yüzyıllar boyu faaliyetlerine devam etmiş olan medreseleri kapatmaya, camileri yıkmaya ve her türlü İslami faaliyeti, ibadeti yasaklamaya devam etmektedir. Çok kısıtlı imkanlara rağmen varlık mücadelesine devam etmeye çalışan kardeşlerimize en azından destek olmak için biz de bu zulmü tüm dünyaya duyuruyor ve Rabbimizden tüm İslam coğrafyalarındaki acıların bir an önce son bulması niyazında bulunuyoruz. Rabbimiz mücadeleye devam edenlerin her daim yar ve yardımcısıdır!

 

  1. Halil İbrahim Şener, Karahanlılar’da Dil ve Edebiyat, Türkler, V, 787
  2. Nur Ahmet Kurban (2017) Uygur Türklerinin Dinî Kültürü ve İslam Medeniyetine Katkıları, The Journal of Academic Social Science Studies
  3. Duygu Kaçaranoğlu, Çin'de ve Doğu Türkistan'da İslam'ın Yayılışı, Yüksek Lisans Tezi, Rize Üniversitesi, 2012; 136