Makale

Haccın Mesajını Anlamak-2

Paylaş:

Geçen sayımızda kutsal davete icabetin ve ümmet okyanusunda hiçlik makamına ulaşmanın sembolü olan haccın, her bir ruknünün birçok manaları içerdiğini söylemiş, bu rukünlerden bir kaçına değinmiştik. Mikatta ihramını (bir nevi kefenini) giymiş olan hacı adayı; Rabbini haramı ve helâli tayin noktasında tek yetkili mercî olarak kabul etmiş, hayatının mihverine Rabbinin rızasını koyduğunu, yalnız O’na götüren sebeplerin ardında pervane olacağını tavafıyla göstermiştir. Tavaftan sonra sırada Makam-ı İbrahim’de namaz kılma ve dua etme (yani şirkin ve zulmün her türlüsüne karşı İbrahimî tavır) ve sa’y (Hacerî cehd) vardır.

                Makam-ı İbrahim ve Sa’y

                “Kâbe’yi insanlar için toplanma ve güven yeri kılmıştık, siz de İbrahim’in makamından kendinize bir namaz yeri edinin demiştik.”Kâbe kapısının birkaç metre karşısında, sarı bir mahfaza içinde yer alan ve “Makam-ı İbrahim” denilen yerin, Hz. İbrahim Aleyhisselam’ın, oğlu İsmail ile birlikte Kâbe’yi yeniden inşa ederken üzerine basıp iskele olarak kullandığına inanılmaktadır. Bir başka görüşe göre o, Hz. İbrahim’in insanları hacca davet için üzerine çıktığı taştır. Tavaftan sonra burada iki rekât namaz kılınırken, İbrahim’in hatırası gözümüzde canlanmalıdır. Hz. İbrahim’in babasına ve şirk içerisindeki kavmine karşı tek başına mücadelesini, onlara: “Siz Allah’tan başka ilahlar edinirken korkmuyorsunuz da ben sizin putlarınızdan mı korkacağım”2 demesini ve davası için hicretini hatırlamalıyız. Merhum Şeriati’nin üslubuyla: “İbrahim ki, yüreğinde dert, gönlünde aşk, yüzünde nur ve elinde balta…”3 O’nun ve oğlu İsmail’in teslimiyetleri, Kâbe’yi tamir edişleri, akabinde ümmet için, nesillerin Tevhid’e bağlılıkta devamı için halisane dua edişlerini hatırlamalı, bu duaya hem kavlen hem de fiilen âmin demeliyiz.

                Sonrasında bu örnek ailenin diğer ferdi Hz. Hacer’i hatırlamalı, onun Safa ile Merve arasında sa’yını kendimize şiar edinmeliyiz. Sa’y; rastgele bir koşuşturma değildir. Safa tepesinden başlanarak Merve tepesine dört kez, Merve’den Safa’ya üç kez olmak üzere gidip-gelmekten oluşur. ++Hacervârî bir telaş içerisinde, ona uzanan ilahî rahmetten bir nebze olsun elde edebilmek için koşuşturmak. Zemzem’i yani nimeti (İslam Medeniyeti’ni) istiyorsan koşmalısın, mücadele etmelisin, arayış içerisinde olmalısın denilmek isteniyor. Sa’y ederken, Hacer’in evladına duyduğu merhameti, ümmetin tüm yetim İsmailleri ve mazlumları adına yüreğinde duymalısın, zemzeme (İslam Medeniyeti’ne) susamış gönüllerin yüreğine su serpmek için varını yoğunu ortaya koymalısın deniliyor sanki. Sen Rabbinin rızasına teslim olup koşturursan O, sana nimetini ummadığın yerden, belki de senin yanı başından sunacaktır. Bu anlamda sa’y, rahmete zahmetsiz ulaşılamayacağının simgesidir. Bir suya bile zahmetsiz, mücadelesiz ulaşılamıyorsa, cennet gibi sonsuz nimetleri elde etmenin yolu da çilesiz, bedelsiz olmayacaktır. Üstad ne güzel söylemiş: “Dava dikenli bir yoldur, ruknü ise çiledir.”4

                Safa’dan başlanarak Merve’de biten sa’yın ardından, ihramdan çıkılır, tıraş olunur ve gündelik elbiseler giyilir. Buraya kadar olan kısım “hacc-ı asğar” (küçük hac)’dır. Daha sonra Arafat’ta vakfe ve sonrasında Mina’da şeytan taşlama, sonrasında kurban kesme ve ziyaret tavafından oluşan kısım vardır.

                Arafat ve Vakfe

                “Hac, Arafat’ta olmaktır.”5 Arafat kelime olarak; “bilme, tanıma, güzel koku” gibi manalara gelen bir kökten gelmiş olup, aynı zamanda hacı adaylarının arefe günü toplandıkları, Mekke’nin doğusunda bulunan tepenin adıdır. “Hac, Arafat’tır.”, yani Ârif olmaktır; mârufa, mârifete, mârifetullaha ermektir. Dirilişi, mahşeri, mahkeme-i kübrâ öncesi bekleyişi, ölmeden önce ölmeyi, hesaba çekilmeden önce muhasebe yapmayı bilmektir.  Dünyanın her tarafından gelen hacı adaylarının arefe gününde (Zilhiccenin 9. günü) bu yerde birbirleriyle görüşüp tanışmaları veya günahlarını itiraf ederek Allah’tan af dilemeleri, affedilmelerinden sonra günah kirlerinden temizlenip Allah katında güzel bir kokuya sahip olmaları sebebiyle bu ad verildiği söylenmiştir. Âdem Aleyhisselam kıssasında anlatıldığı üzere Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın yeryüzüne inişten sonra birbirleriyle buluştukları ve dualarının kabul edildiği yerdir Arafat. Hacı adayı, Arafat’ta tevbeleri kabul edilen Hz. Havva ve Hz. Âdem’in sevinçlerini paylaşır ve kendi duasının kabulü için de Allah’a yalvarır. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in: “Allah’ın, cehennemden en çok kul âzat ettiği gün, arefe günüdür”6 hadisini düşünerek cehennemden Allah’a sığınır. Âdeta mahşerin provası gibi olan o günde hayatının muhasebesini yapması, günahlarını hatırlaması, yeni bir bilince ulaşması için durup düşündüğü hem kendisi hem de ümmetin kurtuluşu için dua ettiği bir mekânda duraklaması… Aslında düşünülürse hacda yapılan bütün ibadetler de hacı adayı bir koşuşturma içerisindedir. Tavaf, sa’y, şeytan taşlama gibi rükunların hepsi güç harcanarak yapılıyor. Ancak bir tek Arafat ve Müzdelife vakfesinde sadece duruluyor ve bu duruş olmaksızın hac kabul olunmuyor. Demek ki her şey koşuşturarak olmuyor, koşmanın da bir mantığa, bir bilince, istikamet üzere olunup olunmadığının muhasebesinin yapılmasına ihtiyaç hâsıl oluyor. Aslında bu bize şunu öğretmelidir: “Hayat içerisindeki koşuşturmalarımızda da buna benzer vakfeler (durup düşünme, kısa süreli uzlet gibi) yapmalı, hem kendimizin hem ümmetin gidişatını düşünmeli, problemler ve çözüm yolları araştırılmalı kısacası koşuşturmalarımız bir plân ve proje dâhilinde hedefine uygun olmalıdır. Koşuşturuyoruz ama nereye? Sakın girdiğimiz ve bizi hedefe ulaştıracağını düşündüğümüz bu yol çıkmaz sokak olmasın! İşte tüm bunların sorgulanması ve muhasebesi kısa süreli vakfelerle mümkündür. Arafat vakfesi aynı zamanda Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in istikametten sapmamak için Kur’an ve Sünnet gibi en önemli iki kaynağımıza vurgu yaptığı, evrensel insanlık haklarına değindiği, hayata ve olaylara karşı Müslümanca duruşun nasıl olması gerektiğini öğrettiği ve daha birçok konuya ışık tuttuğu “Veda Hutbesi’ni” irad ettiği yerdir.” Allah Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Arafat’ta öğle ile ikindi namazlarını Mescid-i Nemire’de öğle vaktinde cem ederek (birleştirerek) kıldıktan sonra, doğruca Rahmet Tepesi’ne gitmiş; kıbleye yönelerek güneşin batışına kadar dua ve niyaz ederek yapmıştır vakfesini.

                Müzdelife ve Meş’ar-i Haram

                “Arafat’tan akın edince, Meş’ar-i Haram’da Allah’ı anın. O, size nasıl hidayet ettiyse siz de O’nu öylece anın”7. Müzdelife, harem bölgesi içerisinde Arafat ile Mina arasında kalan bir alandır. Buraya gece vakti gelen hacı adayları akşam ve yatsı namazlarını yatsı vaktinde cem ederek (birleştirerek) kılarlar. Sonrasında ertesi gün Mina’da sembolik olarak şeytan taşlama için bir nevi cephane (küçük taşlar) toplarlar. Burası aynı zamanda ayetin de ifade ettiği üzere Allah’ın çokça zikredilmesi gereken yerdir. Ertesi günkü şeytanla mücadelede mü’min’in en büyük destekçisi ve yardımcısı Allah’tır, dolayısıyla O’ndan yardım dilenmesi, rahmetinin mü’min’in üzerine yağması için Allah’ı çokça zikretmesi gerekir. Meş’ar, şuura erişilen yerdir. Bu anlamda şöyle söylenmiştir: “Hacı adayı rükunları yaparken, Kâbe’de (tavaf ve telbiye ile) imana, zemzemde takvaya, Arafat’ta bilgiye (mârifete), Meş’ar’da bilince (şuura), Mina’da sevgiye erer.”

                Mina ve Şeytan TaşlamA

                “Aşırı istek, arzu” manasına gelen Mina, Hz. İbrahim ile oğlu İsmail’in, Allah Celle Celaluhu’ya olan teslimiyetlerinin sınandığı yerdir. İkisi de teslimiyetlerini gösterip imtihanı kazanmışlardı. Mina, Allah sevgisinin kalpte en yüce olduğunun ispat edildiği, nefse, şehvetlere ve şeytanlara karşı mücadelenin sergilendiği yerdir. Merhum Şeriati’nin ifadesiyle: “Meş’ar’ın zahidleri artık Mina’nın aslanları”8 olmuştur. Kalbinde Allah sevgisinden başka sevgiye yer bırakmayan hacı adayı, artık şeytanî düzenlerin her türlüsüne (ister enfüsi, ister âfaki) karşı savaşa hazırdır. Bu mücadele için maddî ve manevî hazırlıklarını yapmış, ilâhî rahmetin desteğini arkasına almış, komutanından hücum emri beklemektedir. Hacı her bir taşı, nefsine, şehvetine ve şeytana karşı fırlatır. Kendisini çeşitli hatalara, günahlara sürükleyen bu farklı cepheleri bir bir yok etmeye çalışır. Gurur, kibir, mal, mülk, makam, mevki, rütbe, şan, şöhret, benlik, gençlik, güzellik, evlilik, çoluk çocuk... Kulluğun ve sorumluluğun önünde engel olan her ne varsa onları bertaraf eder.

                Kurban

                Teslimiyetinin, hayatını Allah’a adamanın neticesinde İbrahim Aleyhisselam’a İsmail’inin mukabilinde verilen hediyedir kurban. Yükselmenin, takvaya ulaşmanın yoludur. İhramda bir otu dahi koparmak yasak iken, Allah’a bağlılığın ve fedakârlığın bir göstergesi olarak bayramda canlı hayvanlar kurban edilmektedir. Neticede her şey Allah’ın emri gereğince yapılmaktadır. Kalpte yer eden İsmaillerimizin kesilmesinin sembolü olarak yapılan bir eylemdir. Herkesin dava yolunda kendisine engel olan bir İsmaili var ve onu tespit edip kesmedikçe yükselemeyecektir. İsmailimizi bulup da kestiğimizde, bileceğiz ki bu kurban, Rabbimizle aramızdaki engelleri kaldıracak ve bizi Allah’a daha çok yaklaştıracaktır. Hacı adayı kurbanını kestikten sonra tıraş olur. Bu hem kendi vücudunun bir parçasını kesmek manasına gelebildiği gibi hem de günahların da bu şekilde döküleceği manasına gelir. Sonrasında ziyaret tavafı ve veda ile hac tamamlanmış olur. Arafat’ta mahşeri yaşamış ve marifete erişmiş, Meş’ar’da bilinçlenmiş, takvayı ve techizatını kuşanmış, Mina’da malıyla, canıyla, bütün varlığıyla Allah’ın yolunda olduğunu göstermiş ve mücadelesini sergilemiş biri olarak, hayatının geri kalan kısmında da bu hal üzere olacağını göstermiş olur. Ziyaret tavafı aynı zamanda bir bey’at tazelemektir. Daha sonra hacı adayı mücadele azmi ve kararlığı ile adeta şarj olmuş bir halde memleketine döner. Haccın her bir rüknü ile ilgili belki çok daha fazla konuya temas edilebilir ancak biz bu kadarı ile yetinelim. Rabbim bu şuur içerisinde haccedebilmeyi ve hayatımızın mihverine Rabbimizi ve O’nun davasını koyabilmeyi nasip etsin.

1) Bakara, 125.

2) En’am, 81.

3) Ali Şeriati, Hac, Fecr Yayınları, s.68.

4) Hasan El-Benna.

5) İbn-i Mâce, Menâsık, 57.

6) İbn-i Mâce, Menâsik, 56.

7) Bakara, 198.

8) Ali Şeriati, Hac, Fecr Yayınları, s.117.