Başyazı

İslam’ın Kulluğa Bakışı -2

Paylaş:

Hamd, kullarına gönderdiği kitabıyla kulluğun manasını ve yollarını öğreten Allah Azze ve Celle’ye; Salat-u Selam, kulluğun zirvesini ümmetine gösteren Efendimiz Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e; Selam ise sahte ilahlara kulluğu reddedip yalnızca Allah’a itaat ve ibadet eden tüm kardeşlerime olsun.

Bir önceki sayıda kulluğun ne olduğunu, insanın kulluğa olan ihtiyacını ve kulluğun kısımlarını anlatmış, Allah’a kulluk yapmak istemeyenler ve kulluğunu unutanlar konularına değinmiştim. Konuya kaldığım yerden devam ediyorum.

Kur’an-ı Kerim: “İlahı, hevası (nefsani arzuları) olanı gördün ?1 buyuruyor. Normalde bu cümle “أَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ هَوَاهُ إِلَهَهُ”   şeklinde   olmalıyken   “أَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ” şeklinde gelmiştir. Ayette ikinci mef’ul birinci mef’ule takdim edilmiş, sonra gelmesi gereken önce gelmiş, önce gelmesi gereken de sonra gelmiştir. Bunun manası hasırdır. Yani ayette: “Hevasını ilah edineni gördün mü?” denilmemiş, “İlahı, hevası olanı gördün mü?” buyrulmuştur. Yani arzu ve isteklerine tapacak hale gelen kimseler başka ilahlara da tapıyor gibi görünseler de gerçekte tek ilahları vardır, o da onların hevasıdır yani arzu ve tutkularıdır. O halde ayetin manası: “Sadece nefsine tapan adamı gördün mü?” demektir.

Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem de bu konuda: “Yeryüzünde Allah’tan başka tapılan ma’budların (ilahların) içerisinde nefisten daha büyüğü yoktur”2 buyurmuştur. Yani insanlar Allah’tan başkalarına ibadet ediyor görünseler de aslında nefislerine itaat ve ibadet ederler. Putlara, yıldızlara, meleklere, ölmüş salih insanlara, geçmiş atalarına kulluk yapıyor ve onların izlerinden gidiyor gibi görünebilirler ama aslında onlar nefislerine kulluk yapmaktadırlar. Müşrikler aslında kendilerine peygamber ve kitap göndermeyecek, onlara farzlar ve haramlar tayin etmeyecek, yemelerine, içmelerine, giyinmelerine, nasıl kazanıp nasıl harcayacaklarına kısacası hayatlarına karışmayacak ve onları tekrar yaratıp yaptıklarının hesabını sormayacak cansız veya ölü ilahlar üretirler ve onlara taparlar. Böylece kendilerini dinsiz gibi görmezler ancak bir dinsiz gibi nefsi arzularına göre yaşayabilirler. İnsanlık onuruna yakışmadığı halde sahte ilahlar üretip onlara tapmalarının gizli ve gerçek sebebi budur.

Hakikat bu olmasına rağmen bunu açıkça itiraf etmezler ve “Biz atalarımızın izinden gidiyoruz” derler. Kur’an-ı Kerim böyleleri ile ilgili olarak: “Onlar İslam’a davet edildikleri zaman “Biz atalarımızı bulduğumuz yol üzereyiz’ derler. Ya ataları bir şey bilmeyen kimseler olsa da mı?”3 buyuruyor. Allah Azze ve Celle katında insanların atalarının izinden gitmelerinin bir kıymeti yoktur. Ataların bir şeyi yapmış olması o şeyin doğru olduğunu göstermez ve o şeye artı bir değer kazandırmaz. İnsanlar atalarının yolundan değil Allah’ın gösterdiği yoldan gitmek zorundadırlar. Hem atalarının izinden gittiğini söyleyenler neden ilk ataları olan Hz. Âdem’in, Hz. Nuh’un izinden gitmezler de müşrik atalarının izinden gitmeyi tercih ederler? Demek ki atalarının içerisinden nefislerine uygun olanları tercih etmektedirler.

Atalarının izinden gittiklerini söyleyen Mekke müşriklerinin asıl ataları Hz. İbrahim ve Hz. İsmail idi. O halde neden onların izinden gitmiyorlar da yakın ataları olan Abdimenaf’ın, Kusay Bin Kilab’ın izinden gidiyorlardı? Hâlbuki ‘Biz Kâbe’nin sahipleriyiz ve biz İbrahim’in soyundanız’ diyorlar ve bununla övünüyorlardı. Hz. İbrahim onlar için Hz. Âdem ve Hz. Nuh ise bütün insanlık için ataydı. Neden uzak atalarının izinden gitmiyorlardı da yakın atalarının içinden istediklerini seçiyorlardı? Bugün de atalarının izinden gittiğini söyleyen bazı kimseler var. Atalarının içinden bazılarını seçmelerinden anlaşılıyor ki bunlar hangi atalarının fikirlerini kendi nefislerine uygun görüyorlarsa onu tercih etmekte ve aslında atalarının izinden değil nefislerinin izinden gitmektedirler. Kulluğunu anlamış olanlar, Allah’a itaat ve ibadet etmek isteyenler Müslüman atalarını, nefsine göre yaşamak isteyenler ise günahkâr veya kâfir atalarını tercih etmektedirler. Yani mesele Allah’a kulluk yapmak isteyip istememekle alakalıdır.

Allah’a kul olmayıp özgür olmak isteyenler nefislerinin, şeytanın ve insanların kulu olmaktadırlar. İnsan Allah’a karşı özgür olamaz! Çünkü insan Allah’ın dünyasında yaşamakta, Allah’ın verdiği rızıklarla beslenmekte, Allah’ın verdiği vücudu kullanmaktadır. O halde nasıl olur da Allah’a karşı özgür olabilir? İnsan, en fazla özgürlüğü Allah’a kul olmakla elde edebilir. İnsan özgür olmak istiyorsa nefsine karşı, şeytana karşı ve kullara karşı özgür olmalıdır. Bunlara itaat ettiği müddetçe gerçek özgürlüğe ulaşamayacaktır.

KULLUK BİLGİYE DAYANMALIDIR

Kulluk yani ibadet ve itaat, bilgiyle ve düşünceyle gerçekleşmelidir. Bir insan anne babası Müslüman olduğu için Müslüman oluyor, onlar Allah’a kulluk yaptığı için kendisi de kulluk yapıyorsa bu kulluk istenilen kulluk değildir. Allah Azze ve Celle kulluğun bilgiyle birlikte olmasını yani kulluğun bilinçli olmasını istemektedir.

Allah Azze ve Celle: “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün arka arkaya gelmesinde, temiz akıl sahipleri için deliller vardır”4 buyuruyor. Ayette “Zevi’l-ukûl” yani “akıl sahipleri” denilmemiş, “Ulu’l-elbâb” yani “temiz akıl sahipleri” denilmiştir. Allah, yanlış inançlar ve günahlarla kirlenmemiş temiz bir akılla düşünerek ve bilerek karar vermemizi, kâinattaki harikalara, göklere, yeryüzüne, geceye, gündüze ve bütün mahlûkata bakarak marifetullaha ulaşmamızı, Allah’ı tanımamızı ve bilinçli bir şekilde kulluk yapmamızı istemektedir. Allah katında kıymetli olan ibadet, bu şekilde yapılan ibadettir. Kur’an-ı Kerim başka bir ayette: “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır”5 buyurmaktadır. Bu şekilde Kur’an, kâinata bakarak mülkün Allah’a ait olduğunu anlamamızı, sonsuz varlıkları ve Allah’ın sonsuz yetkisini görüp O’na kulluğu kabul etmemizi istemektedir. Elbette bu her şeyi yaratan, rızkını veren ve idare eden Allah’ın hakkıdır.

Allah Azze ve Celle, düşünme ve bilgiye ulaşma konusunda bize Hz. İbrahim’i misal vermektedir. “Gecenin karanlığı onu kaplayınca bir yıldız gördü, Rabbim budur, dedi. Yıldız batınca, batanları sevmem, dedi.”6 Hz. İbrahim düşünerek bilgiye, hakikate ve marifetullaha ulaştı. Baktı, baktı ve sonra görmeyi öğrendi. İnsan ilk baktığında bir şey göremeyebilir. Ama derin derin düşünür ve tefekkür ederse Allah’ın sonsuz ilmini, sonsuz kudretini, sanatını ve rahmetini kâinatta görmeye başlar. Çünkü kâinat bunun delilleriyle doludur. Allah Azze ve Celle ilminin ve kudretinin sonsuz olduğunu göstermek istemektedir. Bunun için sonsuz mahlûkat yaratmıştır. İnsan bu şekilde marifetullaha ulaşır.

KULLUK SEVGİ İLE YAPILMALIDIR

Marifetullaha ulaştığı zaman insan muhabbetullaha da ulaşır. Çünkü Allah’ı tanıyan Allah’ı sever. Muhabbetullaha ulaşan ise Allah’a kulluk yapmaktan çekinmez. Demek ki evvela marifetullaha yani Allah bilgisine ulaşmak ve Allah’ı tanımak gerekmektedir. Bilgiye ulaşınca insan sevgiyle Allah’a secde etmeye başlayacaktır. İstenilen kulluk da budur. Hz. İbrahim: ‘Ben batanları sevmem’ demişti. Demek ki ilah sevilendir ve ibadet sevgiyle yapılmalıdır. Allah’ı sevmeden yapılan kulluk, ideal olan kulluk değildir. Nasıl ki Allah’ı sevseniz ama O’na kulluk yapmasanız, bu sevgi kabul edilmeyecek ve insanı azaptan kurtarmayacaktır. Aynı şekilde Allah’ı sevmeden, isteksizce ve sadece korkarak kulluk yapsanız, bu da makbul olmayacaktır. Her ikisi de kulluğun istenilen şekli değildir. Allah’a kulluk sevgiye dayanmalıdır. Sevgi olmadan kulluk olmaz. O zaman sadece geriye korku kalır ve korkudan dolayı Allah’a kulluk yapılmış olur.

Kul, Rabbini sevmelidir çünkü Allah Azze ve Celle de kullarını sevmekte ve “Allah, mü’minlerin dostudur”7 buyurmaktadır. Allah’a yönelen mü’min kullarından bahsederken: “Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler”8 buyurarak Allah’ın bazı kullarını sevdiğini ve onların da Allah’ı sevdiğini ifade etmektedir. Başka bir ayette: “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun”9 buyurarak Allah’ı sevebileceğimizi ve Allah sevgisinin gereği olarak da Peygamberimize uymamızın gerekliliğini ortaya koymaktadır.

Ayrıca Allah Azze ve Celle’nin isimlerinden birisi El-Vedud’tur. El-Vedud, kullarını çok seven demektir. Kur’an Hz. İbrahim için “(Allah, İbrahim’i) Onu dost olarak kabul etti”10 buyurmaktadır. Allah Azze ve Celle neden bunları bize haber vermektedir? Çünkü kullarına “Ben sizi dost olarak kabul ettim, sizi seviyorum. O halde siz de buna karşılık beni sevin, bana ibadet yaparken severek yapın” demek istemektedir. Allah’ın kullarını, kulların da Allah’ı sevebileceğini anlatan ayetler “aralarındaki ontolojik (varlıksal) farktan dolayı Allah kulunu sevmez, kul da Allah’ı sevmez” diyen Mu’tezile’nin görüşünün yanlış olduğunu ve Ehl-i sünnetin dediği gibi Allah’ın bizi, bizim de Allah’ı sevmemizin mümkün olduğunu ortaya koymaktadır. Bu böyledir. Aksi halde kul, Rabbini sevmeden O’na ibadet etmiş olacaktır. İstenilen kulluk ise bu değildir.

KULLUKTA KORKU DA GEREKLİDİR

Allah’a kulluk ve itaat aynı zamanda Allah korkusuyla yapılmalıdır. Hristiyanlar, İslam’daki Allah korkusu anlayışını eleştirerek: “İslam’a göre Allah, yalnızca sevilen değil aynı zamanda korkulan bir Allah’tır. Bize göre ise Allah’tan korkmaya gerek yoktur, Allah kullarını sevendir, kullarına merhametle muamele edendir” demektedirler. Kur’an’daki Allah’ın ise adeta elinde bir kılıç ile insanları korkutan, azap eden, kullarına ceza veren bir diktatör olduğunu iddia ediyorlar. Korkulmayı Allah’a yakıştırmıyorlar ve Allah’ın sadece sevilmesi gerektiğini savunuyorlar. Hâlbuki Allah’ın nice toplumları helak ettiğini hem kutsal kitaplar hem de tarih bilimi ortaya koymaktadır. O halde Allah yeri geldiğinde azap eden bir Allah’tır ve O’nun azabından da korkmak gereklidir. Ayrıca insanın korkuya ihtiyacı olduğunu psikoloji ilmi de kabul etmektedir. İnsan sadece muhabbetullah ile farzları yerine getiremeyebilir ve haramlardan kendisini koruyamayabilir. Öyle zamanlar olur ki o anda farzı yerine getirebilmek ya da haramdan korunabilmek için muhabbetullah yeterli olmaz ve kişi kendini bazen ancak Allah korkusu ile frenleyebilir. O halde farzları yerine getirebilmek ve haramlardan sakınabilmek için hem Allah sevgisinin hem de Allah korkusunun olması gerekmektedir. Hristiyanlar Allah korkusunu kaldırdılar ve sadece tanrı sevgisi olmalı dediler. Sevilen ancak korkulmayan bir tanrı anlayışını öğrettiler. Bunun sonucunda Hristiyan âleminde bütün günahlar çoğaldı.

İnsanın korkuya da ihtiyacı vardır. Allah Azze ve Celle: “Eğer mümin iseniz sadece benden korkun”11 buyurmaktadır. Demek ki Allah kendisinden korkmamızı da istemektedir.  Bu, Allah sevgisine ve sevgiyle yapılan kulluğa aykırı değildir. Kul Rabbini hem sevebilir hem de O’ndan korkabilir.  Çünkü Allah’ın cenneti de vardır cehennemi de… Hristiyanların Allah’ın dünyada bazı kavimlere azab ettiğini ve günahkârlara cehennemde azab edeceğini kabul edip sonra da “Allah korkusunun verilmesi yanlıştır” demeleri bir çelişkidir. Peygamberimizde Allah sevgisi zirvede olduğu halde “Allah’tan en çok korkanınız benim” buyurmuştur. Çok az insan için farzları, sünnetleri ve müstehapları yapmak, mekruh ve haramlardan kaçınmak sadece Allah sevgisi ile mümkün olabilir. İnsanların çoğunluğu için Allah’a ve yaratılmışlara karşı görevini yerine getirebilmek, haram ve kötülüklerden korunabilmek ancak Allah korkusu ile mümkün olmaktadır.

Elbette kulluğun en üstünü cennet arzusu ve cehennem korkusu ile yapılan kulluk değildir. En üstün kulluk, Allah için yapılan kulluktur. Çünkü Allah, Allah olduğu için kulluğa layıktır. Ancak yine de bir insan Allah’tan korktuğu için emirlerini yapsa ve haramlardan uzak kalsa bu, en üstün makam değilse de yine de kabul edilen bir kulluktur.

Evliyadan Rabia Hatun yanına gelenlere: “Neden Allah’a kulluk yapıyorsunuz?” diye sordu. Birisi: “Cehenneminden korktuğum için” dedi. Rabia Hatun ona: “Senin yaptığını kötü bir işçi de yapar. Patrondan ceza almamak için onun dediklerini yapar” dedi. Diğerine sordu, o da: “Cenneti için yapıyorum” dedi. Rabia Hatun ona da: “Senin yaptığını da kötü bir işçi yapar, o da patronundan ücret almak için çalışır. İkinizin durumu da kötü bir işçinin durumu gibidir” dedi. “O halde sen neden yapıyorsun?” diye sordular. Rabia Hatun: “Önce ev sahibi sonra ev için” diye cevap verdi. Yani “önce Allah için sonra cennet için yapıyorum” demek istedi. Rabia Hatun bize şunu öğretmeye çalışıyordu: Allah’ın cenneti olmasaydı da kulluk edilmeye layıktır. Cehennemi olmasaydı da korkulmaya layıktır. Çünkü Allah, sonsuz ilim sahibi, sonsuz kudret sahibi, sonsuz rahmet sahibidir. Bize sayısız nimetler vermektedir. Yani Allah, Allah olduğu için, en güzel sıfatlara sahip ve kâmil olduğu için O’na kulluk edilmelidir. Cenneti ve cehennemi olmamasına rağmen üzerimizde hakları olduğu için annemizin, babamızın, hocalarımızın ellerini öpüyoruz. Demek ki cenneti cehennemi olmasa da üzerimizde hakkı olanlara saygı gösteriyoruz. Bu zat Allah olunca o halde O’na secde etmek boynumuzun borcudur. Konuya devam etmek dileğiyle… Allah’a emanet olun.

  1. Furkan, 43
  2. Taberani, nak. Elmalılı, 6/70
  3. Bakara, 170
  4. Al-i İmran, 190
  5. Nur, 42
  6. En’am,76
  7. Bakara, 257
  8. Maide, 54
  9. Al-i İmran, 31
  10. Nisa, 125
  11. Al-i İmran, 175