Zulüm, “bir şeyi artırmak veya eksiltmekle, vaktinden ya da mekânından saptırmakla kendisine has olan yerin dışına koymak” anlamına gelmektedir. Diğer bir manası da “hukuk sınırını aşmak” demektir. Âlimler genel olarak zulmü üçe ayırmışlardır. İlki, insan ile Allah arasında olan zulümdür ki bu şirktir. Kul, itaate layık olan Rabbine isyan ettiğinde O’na haksızlık yapmış olur ve zulme düşmüş olur. Allah Azze ve Celle bunun en büyük zulüm olduğunu Lokman Suresinde: “Muhakkak ki şirk büyük bir zulümdür”1 ayet-i kerimesiyle ifade etmiştir. İkinci zulüm türü ise insanlar arasındaki zulümdür; kişi başkalarının hukukuna riayet etmemesi halinde onlara karşı zulüm işlemiş olur. Son zulüm türü ise insanın kendi kendine zulmetmesidir; en açık biçimiyle, hak ile batılı ayırt edebilecek bir idrake sahip olduğu halde yanlışta ısrar ederek kendine zulmetmiş olur.
Tarih sahnesi, birçok zulme tanıklık etmiştir. Bu zulümler zalimlerin en büyük suçu işlemeleri, şirke düşmeleriyle başlamaktadır. Kendini müstağni gören insanoğlu, yaratıcısının otoritesini hiçe sayarak sözleri ve eylemleriyle ilahlık iddiasında bulunmuş, insanlar üzerinde söz sahibi olmaya çalışmış ve kendi istek ve idealleri uğrunda türlü taşkınlıkları yapmaktan geri durmamıştır. Allah Azze ve Celle sahih hadiste, her türlü zulmü kendine dahi haram kıldığını2 ifade ederken kullarının birbirine zulmetmesini kesinlikle yasaklamıştır. Kullarını bu noktada gerek zalimlere çarpıcı sonlar hazırlayarak gerekse ahirette zalimleri bekleyen sonları,3 kitabında sık sık zikrederek uyarmış, ibret almalarını istemiştir. Bizler de bu yazımızda Kur’an-ı Kerim’de geçen zalimlerin sonlarını sizlere aktarmak istiyoruz.
İlahlık İddiasından Helâke: Firavun
Firavun, sadece siyasi bir lider değil, aynı zamanda kendini insanların en yüce rabbi ve tek ilahı olarak ilan eden büyük bir kibir, tahakküm ve azgınlık örneğiydi.4 Hz. Musa’nın Allah’tan getirdiği apaçık delillere rağmen Firavun bunları reddetmiş, “sihir” olarak nitelendirmiş ve inkârında ısrar etmiştir. Hz. Musa’nın davetine ve mucizelerine rağmen Firavun’un kibir ve zulümde direnmesi üzerine, Mısır’a bir dizi felaket gönderilmiştir (kuraklık, tufan, çekirge istilası, haşere istilası, suların kana dönüşmesi). Her felaket geldiğinde Firavun, Hz. Musa’ya yalvararak azabın kalkması karşılığında İsrailoğulları’nı serbest bırakacağına söz vermiş ancak bela kalkınca hemen sözünden dönmüştür. Hz. Musa’ya iman edenleri inançlarından dönmeleri için tehdit etmiş, onları cezalandırmış ayette de geçtiği üzere ellerini ve ayaklarını çaprazlama kestirmiştir.
Firavun, İsrailoğulları’nı Mısır’ın yerli halkı olan Kıptîlerden bilinçli biçimde ayırarak onları zayıf, sindirilmiş ve bağımlı bir topluluk haline getirmiştir. Ağır işlerde köle olarak çalıştırılan İsrailoğulları, temel insan haklarından mahrum bırakılmış, sürekli baskı ve ölüm tehdidi altında yaşamaya mahkûm edilmiştir. Süreklilik kazanan bu sistematik zulüm, onları hem bedenen hem de ruhen yıpratmış, toplumsal şahsiyetlerini zedelemiştir.
Firavun’un zulmü bununla da sınırlı kalmamış, gördüğü bir rüya üzerine iktidarını kaybetme korkusuna kapılarak, İsrailoğulları’ndan doğan tüm erkek çocuklarının öldürülmesini emretmiştir. Bu açık soykırım politikası, onun zalim bir hükümdar olmasının dışında korku üzerinden iktidar inşa eden bir tiran olduğunu gözler önüne sermiştir. Böylece Firavun, Kur’an’ın aktardığı gerçeklerle sadece bir figür değil zulmün, kibrin ve ilahlık iddiasının sembolü haline gelmiştir.
Firavun’un ilahlık iddiasına dayanan zulmü, kibri ve inadı ibretlik sonunu hazırladı. İsrailoğulları’nı takip ederken Kızıldeniz’in yarılmasıyla açılan yola ordusuyla giren Firavun, suların aniden kapanmasıyla boğulmaya başladı. İşte o an iman ettiğini haykırdı. Kur’an-ı Kerim bu anı şu şekilde anlatır: “Sonunda boğulmak üzereyken ‘İsrailoğulları’nın iman ettiğinden başka hiçbir ilah olmadığına inandım. Ben de artık O’na teslim olanlardanım’ dedi. (Ona denildi ki:) ‘Şimdi mi? Oysa daha önce isyan etmiş ve bozguncular arasında yer almıştın!”5 Allah Azze ve Celle, onun cesedini insanlığa ibret olması için bozulmasını önleyeceğini ve denizden çıkaracağını bildirmiştir.
Tüm bu zulüm, kibir ve ilahlık iddiası, sonunda Firavun’u ibretlik bir sona sürüklemiştir. İsrailoğulları, Hz. Musa önderliğinde Mısır’dan ayrıldığında Firavun, ordusuyla birlikte onların peşine düşmüş ancak bu takip, onun helakının başlangıcı olmuştur. Kızıldeniz’in yarılmasıyla İsrailoğulları kurtuluşa ermiş, Firavun ve ordusu ise aynı denizde boğularak yok edilmiştir. Kur’an-ı Kerim bu sahneyi: “Derken Firavun ve ordusu haksızlık ve azgınlıkla onların peşine düştü. Nihayet boğulma onu yakalayınca: ‘İsrailoğulları’nın iman ettiğinden başka ilah olmadığına inandım’ dedi”6 şeklinde aktarır. Ancak bu iman ikrarı, artık geri dönüşün mümkün olmadığı bir anda gelmiştir. Nitekim hemen ardından, “Şimdi mi? Oysa daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun”7 buyurularak Firavun’un son pişmanlığının kabul edilmediği açıkça bildirilmiştir.
Kur’an-ı Kerim, Firavun’un akıbetini sadece bir ölüm olarak değil, tarih boyunca zulmedenler için bir ibret levhası olarak sunar: “Bugün senin bedenini arkandan gelenlere ibret olması için kurtaracağız.”8 Böylece bir zamanlar kendini ilah ilan eden Firavun’un bedeni, Allah’ın kudreti karşısında mutlak acziyetin sembolü haline gelmiştir. Başka bir ayette ise onun ve ordusunun durumu şu sözlerle mühürlenir: “Firavun ve adamları haksız yere yeryüzünde büyüklük tasladılar ve bize döndürülmeyeceklerini sandılar. Biz de onu ve askerlerini yakalayıp denize attık.”9 Bu son, zulmün iktidar üretmediğini aksine insanı hem dünyada hem de ahirette mutlak bir hüsrana sürüklediğini açıkça ortaya koymaktadır.
Kendini mutlak güç sahibi zanneden Firavun, en zayıf anında acziyetini itiraf etmiş ancak bu itiraf, artık hesap vaktinin başladığı bir eşikte gelmiştir. Böylece Kur’an, zulmün er ya da geç sahibine döneceğini, hiçbir gücün ilahi adalet karşısında kalıcı olamayacağını kıyamete kadar ilan etmiştir. Firavun’un bedeniyle tarih sahnesinde ibret levhasına dönüştürülmesi, yalnız geçmişe ait bir kıssa değil her çağın zalimleri için diri bir uyarı olarak varlığını sürdürmektedir.
Yazımızın devamında, Firavun’un zulüm düzenini yalnız başına kurmadığını aksine bu düzeni destekleyen ve zulmün sürekliliğini sağlayan iki temel figür olan Haman ve Karun karakterleri ele alınacaktır.
1. Lokman, 13
2. Müslim, Birr, 55
3. Hac, 48
4. Naziat, 24
5. Yunus; 90, 91
6. Yunus, 90
7. Yunus, 91
8. Yunus, 92
9. Kasas; 38, 39
