Kapak

Sünnetullaha Uymamanın Sonuçları

Paylaş:

Toplumun doğuşuyla birlikte var olan önemli bir hakikat, o toplumun yükselmesi ve alçalmasıdır. Bunun kanunları Kur’an ve Sünnet’de belirtilmiştir. Sünnetullaha göre, Allah’ın yardımının gelmesi nasıl ki belli şartlara bağlıysa, aynı şekilde aykırı davranmanın da sonuçları toplumlarda yaşanılmış ve halen de yaşanılmaktadır. İslam Medeniyeti’nin yeniden inşası için Müslüman toplumların yaşanılan bu örneklerden ders çıkarması ve sünnetullaha uyulmadığı zaman nelerin olacağını bilmesi gerekir.

Kâinatta her şeyin belli bir ölçüde ve dengede oluşu, her şeyin Allah Celle Celaluhu’nun koymuş olduğu kanunlar çerçevesinde hareket ettiğinin delilidir. Canlı-cansız, küçük-büyük, basit-kompleks ne kadar varlık varsa hepsi bu kanunlara tâbidir. “Şüphesiz biz her şeyi belli bir kadere (ölçüye, düzene ve plana) göre yarattık”1

Kur’an, Allah Azze ve Celle’nin koymuş olduğu bu yasalara sünnetullah demektedir. Sünnet, kelime olarak “yüzün görünen ön kısmı, tabiat, huy, sîret, yol, gidişat, davranış, durum, şeriat” anlamlarına gelmektedir.2 ‘Sünnetullah’ kavramı, sünnet kavramındaki söz konusu süreklilik ve düzene vurgu yapılarak “orijinal, sürekli ve belli bir standarda oturmuş davranış biçimini” ifade etmektedir. Bu kavram, Kur’an’da beş ayette toplam sekiz kere zikredilmiştir. Kur’an bu kavramı bazen yer, gök ve ikisi arasındaki varlıkların düzeni ve sürekliliği için söz konusu ederken, bazen de geçmiş ümmetlerin kıssalarını ve onların başına gelen azabı vurgularken kullanır. Bununla kastedilen bu sünnetin; tekrar ettiği, aynı şartlar oluştuğunda yine vuku bulacağıdır. İnsanoğlu bu kanunları (fizik, kimya, astronomi, tıp) keşfedebildiği oranda bilimsel gelişmelere ışık tutacak, hayatını kolaylaştıran adımlar atabilecektir. Nitekim bilim, bu kanunlar keşfedilebildiği oranda gelişme göstermiştir. İnsanoğlu maddi planda bu kanunlara dikkat etmiş ve gelişmeler göstermişse de toplum bazında (toplumun ıslahı, manevi alanlarda tekâmül) bu kanunlara çoğu zaman uymamış, o zamanda sünnetullah devreye girerek o toplumların gerilemesi, hatta çökmesi kaçınılmaz olmuştur. Elbetteki bilimsel gelişmeler önemlidir ama bundan daha da önemlisi toplumsal gelişmelerdir. Bu nedenle sünnetullahın toplumsal olanı daha çok irdelenmeli, bu konuda daha fazla zaman ve emek harcanmalıdır.

Sıkça dile getirilen “tarih tekerrür eder” sözü veya İbn-i Haldun’un: “Geçmiş geleceğe, suyun suya benzediği gibi benzer” sözü de ‘sünnetullaha’ işaret etmektedir. Bu söz iki açıdan ele alınabilir. Birinci olarak, insanoğlunun temel zaaflarının benzer olduğu, zaman ve mekân değişse de bu özelliğinin değişmediğini, insanın bu konularda tarihten ders almadığını (sünnetullaha dikkat etmediğini) anlarız. İkinci olarak da, Allah’ın yasasının (sünnetullahın) aynı şartlar oluştuğunda, sonucun da aynı olduğunu, asırlar geçse de kanunun değişmediğini anlarız.

Olayların ve durumların benzerlik arzetmesi ve Allah Celle Celaluhu’nun bize geçmiş ümmetleri anlatması bizim için ders çıkarmamız gereken bir ibret ve aynı zamanda da bir rahmettir. Topluma fayda sağlamak isteyen âlimlerin, bilim adamlarının toplumsal kanunları incelemesi buna göre önlem alması ve topluma yön vermesi gerekmez mi? Tıpkı fay hatlarını inceleyen, bazı küçük öncül depremleri hisseden, bazı aletlerle kaydeden ve sonuçta tüm bunların büyük depremin habercisi olduğunu anlayarak toplumu uyaran uzmanların yaptığı gibi... Toplumsal bazı kırılmaları, küçük bir takım kaosları, haramların yaygınlaşmasını, neme lazımcılığı görünce bu belirtilerin ilerdeki toplumsal büyük depremin öncü sarsıntıları olduğunu gören ve toplumu uyaran gerçek âlimlerin sayısı ne kadar da azdır. Bu durum bize Kur’an ayetlerinin ‘sünnetullah’ penceresinden yeterince okunmadığını bu duruma fazla kafa yorulmadığını göstermektedir. Bu gözle okunduğunda görülecektir ki, Allah Azze ve Celle’nin koyduğu yasalar, sadece canlı ve cansız âlemin uyduğu yaratılış yasaları değil, aynı zamanda beşeri ilişkiler ve toplumsal yaşamla da ilgilidir. Kur’an Allah’ın ayetlerine emir ve yasaklarına uymayanın dünyada da ahirette de kör ve şaşkın olduğunu vurguladıktan sonra böyle yapanların daha sonra Hz. Peygamberi yurdundan çıkaracağını, geçmiş Peygamberlerin de başına benzer şeyler geldiğini, ancak sonuçta Peygamberin galip geleceğini böyle yapanların helak olacağını söyler. Bunun bir kanun olduğunu da vurgular: “...Bu, Senden önce gönderdiğimiz Rasullerimizin bir sünnetidir. Sünnetimizde bir değişiklik bulamazsın.”3

Toplumsal yasalar, tıpkı eşyanın tâbi olduğu yasalar gibidir. Nasıl ki yerçekimi kanunu ve maddeler arası çekim kanunları varsa ve yaratıldığı günden bu yana aynı şekilde cereyan ediyorsa, toplumsal yasalar da aynı şekildedir. Toplumların yükselmesi ve alçalması, bu kanunların uygulanması veya ihmâl edilmesine bağlıdır. Bu kanuna uymayınca o toplumda ne gibi sonuçlar doğuracağına sünnetullahtan bazı örnekler ışığında bakalım:

Toplumda Olan Bİtene Sessİz Kalmak

Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem toplumu bir gemide seyahat eden yolculara benzetir. “Allah’ın emirlerine uyanlarla uymayanların durumu, bir gemi için kura çekenlere benzer. Bir bölümü geminin üst kısmına düşmüş, diğerleri de alt kısmına düşmüştür. Alt kısımda kalanlar, su ihtiyacı olduğu zaman üst güverteye çıkıp su ihtiyacını gidermektedirler. Onlar şöyle derler: ‘Bizim bölümden bir delik delelim de üsttekilere eziyet etmeyelim.’ Eğer üsttekiler, onlara ilişmez de serbest bırakırsa, hepsi helak olur. Ellerinden tutup engel olurlarsa onlar da kurtulur, kendileri de.”4 Burada dikkat edilirse toplum suda yüzen ve suyun üzerinde yüzme kanunlarına tabi olan bir gemiye benzetilmiştir. Geminin bağlı olduğu yasalar fizik yasaları iken, toplumun bağlı olduğu ise toplumsal yasalardır. Yani fizik yasaları nasıl ‘iki kere iki dört eder’ derecede kat’i ise toplum yasaları da böyledir deniliyor. Nasıl ki su almasına sebep olacak bir delik veya arıza geminin batmasına sebep olursa, toplum gemisine hasar verecek olan durumlarda toplum gemisini batıracak sonuçları doğuracaktır. Bu belli bir kanuna bağlı olarak gerçekleşen neden-sonuç ilişkisidir. Geminin altının delinmesi neden, geminin batması ise bir sonuçtur. Bunu toplum için düşündüğümüzde içinde yaşadığımız toplumun gidişatına sessiz kalmak, toplum gemisinde açılan gediklere müdahale etmemek, o toplumun helakine sebep olacak ve tümüyle bir yokoluş söz konusu olacaktır. Benzeri durum İsrailoğulları’nın cumartesi günü avlanma yasağını çiğnemesi hadisesinde de anlatılmaktadır. İmtihan gereği cumartesi günü dışında balık gelmediğini görenlerden bazıları cumadan ağ atıp pazar günü o ağa takılan balıkları tutarak bu yasağı çiğnediklerinde bu durum karşısında toplum üç kısma ayrılmıştı. Yasağı çiğneyenler, onları uyaranlar ve olaya sessiz kalanlar... Bu durum devam edince ve yaygınlaşınca Allah’ın sünneti devreye girdi ve uyaranların dışındakiler mesh (şekillerinin değişmesi) cezasına çarptırılarak helak edildiler ve gelecek kuşaklar için ibret vesilesi oldular. “İçinizden cumartesi yasağını çiğneyenleri elbette bilirsiniz. Bu sebeple onlara ‘aşağılık maymunlar olun!’ demiştik. Bunu yaptık ki, hem orada olanlar ve olmayanlar için caydırıcı bir ceza, hem de sakınanlar için bir öğüt olsun.”5

Allah’ın Yardımının Gelmesİ/Gelmemesİ

Allah Celle Celaluhu’nun yardım etmesi, Müslümanları hangi durumlarda kurtardığı veya zafer verdiği gibi durumlar da neden-sonuç ilişkisine bağlı bir kanuna tabidir. “Rabbimiz Allah’tır deyip sonra dosdoğru bir istikamet tutturanlar (yok mu?); onların üzerine melekler iner ve ‘korkmayın, üzülmeyin size va’d olunan cennetle sevinin’ derler.”6 Burada Allah’ın yardımı (meleklerle desteklemesi), Allah’ı Rab (koyduğu kanunlarla terbiye edici) kabul edip istikameti tutturmak şartlarına bağlanmıştır. ‘Bu şartları yerine getirmezseniz yardım beklemeyin’ denilmektedir. Allah anlayışımızın düzgün olması (sadece yaratıcı değil aynı zamanda kanun koyucu), Kur’an ve Sünnet’ten beslenerek her meselede istikamet üzere olmaya çalışılması, şartlara ve zamana göre şekilden şekle girmeyip dosdoğru olabilme şartları yerine gelirse, bu yolda sabır ve sebat gösterilirse yardımın da geleceği vurgulanmaktadır. İslam davetçileri davalarını net bir şekilde ortaya koymazlarsa, gelişen olaylar karşısında tavizsiz dik duruş sergileyemezlerse safların netleşeceği aşamaya geçilemez, toplum karışık bir vaziyette devam eder. Bu durumda da Allah’ın yardımı gelmez. “Eğer siz Allah’a (dinine) yardım ederseniz Allah da size yardım eder, ayaklarınıza da sebat verir.”7 İlahi yardım, bir yandan istikamet üzere olmayı, diğer yandan her durumda mücadeleyi, Allah’ın davası için her türlü fedakârlığı göze almayı gerektiriyor. Aksi takdirde yardım gelmiyor ve Müslümanlara yapılan zulümler devam ediyor.

Dünyevileşme Hastalığı

İslam dünya hayatını ve dünya nimetlerini ayrı olarak ele alır. Dünyadaki hayatın önemli olduğunu, ahiretin tarlası gibi burada ne ekilirse ahirette onun biçileceğini, verilen bu ömrün en güzel şekilde değerlendirilmesi gerektiğini vurgular. Dünya nimetlerinin ise verilen süre için ‘bir geçimlik, bir meta’ olduğunu, onun peşinden koşulmaması gerektiğini, imtihan vesilesi olduğunu açıklar. Hedefin ahiret olması gerektiğini, o hedefe buradaki çabalarla ulaşılabileceğini dolayısıyla boş ve yararsız işlerle uğraşmayıp cenneti kazanmak için çalışmayı önerir. Bu bakışa sahip olunmadığında, dünya hayatı nihai hedefmiş gibi görüldüğünde ve toplumda bu anlayış çoğaldığında sünnetullah devreye girer. “Kim ahiret ekinini (kazancını) isterse, biz ona kendi ekininde (kazancında) arttırmalar yaparız. Kim de dünya ekinini (kazancını) isterse, ona da ondan veririz; ancak onun ahirette bir nasibi yoktur.”8 Bu durum, ahiretteki durumlarını anlatsa da aslında Müslüman toplumda dünya sevgisi baskın olup görevler unutulunca Allah Azze ve Celle dünyaya dalanları dünya nimetlerinden de mahrum ediyor. Bunların ahiretteki durumları da hüsrandır. Hedefleri ahiret olup yeryüzünde Allah Celle Celaluhu namına bir medeniyet meydana getirme mücadelesine girişirlerse hem ahirette nasipleri oluyor hem de dünyada hâkimiyet elde ediyorlar. Ümmetin geçmişteki ve şimdiki durumuna bakıldığında bu durum görülecektir. Ne zaman toplum İslam’a göre yaşamış, hem ıslah çalışmalarını hem cihad faaliyetlerini yerine getirmişse işte o zaman dünyaya da hâkim olmuştur. Ancak ne zaman atın sırtından inmiş dünya nimetlerinin peşine düşmüşse o zaman da zelil duruma düşmüştür.

Liderlerin/Önde Gelenlerin Helake Sebep Olması

“Biz, bir ülkeyi helak etmek istediğimiz zaman, onun ‘varlık ve güç sahibi önde gelenlerine’ emrederiz, böylelikle onlar onda bozgunculuk çıkarırlar. Artık onun üzerine söz hak olur da, onu kökünden darmadağın ederiz.”9 Bu ayet bize Allah’ın başka bir toplumsal sünnetini açıklamaktadır. Burada “biz zenginlerine emrederiz” ifadesiyle Allah Azze ve Celle’nin sebepsiz yere bir topluluğu helak ettiği ve bunun için zenginleri kışkırttığı anlaşılmamalıdır. Burada şöyle bir durum söz konusudur: “İlk önceleri zenginler (liderler, ileri gelenler) isyan, fesat, zulüm ve kötülükler işlerler. Daha sonra halk onlara uyar ve zulümler, haramlar, isyanlar o toplumda yaygınlaşınca bu durum Allah’ın azabını üzerine çeker.”10

Yani bir toplum seçmiş olduğu önderlerinden, liderlerinden ve onların yaptıklarını tasvip edip etmediklerinden sorumlu tutulmaktadır. Balığın baştan kokması gibi toplum da liderlerin ehliyetsiz ve basiretsiz olması, âlimlerinin olan bitene sessiz kalıp çanak tutması ve halkın ekseriyetinin de her iki kesime itaat etmesiyle toplum bozulmakta, bunun sonucunda da azap çukuruna yuvarlanmaktadır. Toplum o liderlerine yanlış yaptıklarında itaat etmese, onların azgınlaşmasına, haddi aşmalarına göz yummasa veya uyarıcı konumdaki âlimler bu duruma sessiz kalmasa belki de helak gerçekleşmeyecektir.

Buraya kadar bazı örneklerle sünnetullaha uymamanın toplumsal sonuçlarına ışık tutmaya çalıştık. Daha da örnekleri çoğaltmak mümkün olsa da bu kadarı ile iktifa edelim. Son olarak şunu söyleyerek bitirmek istiyorum. Muhterem Hocamız bir sohbetinde peygamber kıssalarıyla ilgili şöyle söylemişti: “Allah Azze ve Celle geçmiş ümmetlerden örnek demetler sunarak toplumsal sünnetlerini bize bildirmekle imtihanda soracağı soruları bize bildirmektedir.” Gerçekten durum budur, her ümmet benzeri imtihanlardan geçtiği halde insan yine de çıkmış sorulara bakma zahmetinde bulunmuyor, onları inceleyip gerekli dersleri almıyor ve sonuç itibariyle aynı yanlışlara düşmekten de kurtulamıyor.

  1. Kamer, 49
  2. Ragıb el-Isfehânî, el-Müfredât fî garîbi’l-Kur’ân, s.245
  3. İsra, 72-77
  4. Buhari, Şehadet, 30; Tirmizi, Fiten, 12
  5. Bakara, 65-66
  6. Fussilet, 30
  7. Muhammed, 7
  8. Şûra, 20
  9. İsra, 16
  10. Mevdudi, Tefhimu’l Kur’an, 3. Cilt, s.99