Kapak

Dünya-Ahiret Dengesi(zliği)

Paylaş:

            “Bu dünya hayatı sadece bir oyun ve oyalanmadan ibarettir. Âhiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı.”1

“Basit, iğreti, adi, alçak” anlamlarına gelen dünya; insanoğlunun imtihan edilmek üzere gönderildiği, oyun ve oyalanmadan ibaret olan ve geçici lezzetlerin bulunduğu bir mekândır. “Dünya” kelimesi Kur’an’da 115 yerde geçer. “Son, sonra olan” anlamlarına gelen âhiret ise; dünya imtihanının sonunda, ebedî cennet veya cehennemle sonuçlanacak ölümsüz bir hayatın başlayacağı yurttur. Kur’an’da 110 yerde geçer.

İnsanın dünya-âhiret dengesini kurabilmesi için öncelikle dünyadaki misyonunun ne olduğunu bilmesi gerekir. Allah (c.c) insanı, kendisini tanıması ve kulluk vazifesini ifa etmesi için yaratmıştır. Bunun için dünyayı, insan ruhunun ve bedeninin eğitim gördüğü, kendi güç ve kabiliyetine göre mesuliyetinin farkında olarak, cenneti kazanma vesilesi kılmıştır. Fâni olan dünyanın, bâki olan diyara kıyası abesle iştigaldir. Zira ednâ olan dünya, kıymetsiz ve değersizdir.

Rabbimiz, âhiret için yarattığı kullarının cenneti kazanmak için var ettiği dünyaya meylederek, asıl yurdu unutmalarını kınamış ve: “Ya Rab! Bize dünyada ver.” diyenlerin âhirette nasiplerinin olmayacağını bildirmiştir.2

Eşref-i Mahlukât olan insanı, Esfeles-Sefilin yapan en büyük unsur; dünya sevgisinin kalpte yer etmesidir. Kalbe yerleşmeyen hakikî iman neticesinde, dünya konulması gereken yere konulamamış ve âhirete tercih edilmiştir. Oysa Rabbimiz: “Sonuçta dünyayı âhirete tercih edenler, cehennemde duracaklardır.” buyurarak acı hüsranı haber etmektedir.3

Dünya hayatı, âhiret için hazırlık dönemi, insanlık için imtihan salonu ve geçici bir misafirhanedir, Âhireti isteyen kimseye Allah (c.c) dünyayı nasip ederken, gayesi yalnızca dünya olan kimsenin âhirette alacağı hiçbir şey yoktur  

Kur’an’ın bize öğrettiği gerçek; dünyanın ihmal edilmemesi, dünyadan alınacak nasibin unutulmaması; ama gerçek hayat olan âhiretin ön plâna alınması ve dünyanın âhirete ulaştıracak bir araç olarak görülmesidir.

Nitekim Kur’an-ı Kerîm’de: “Allah (c.c)’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) âhiret yurdunu ara, ama dünyadan da nasibini unutma.  Allah’ın sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez” buyurulmaktadır.4 Bu ayetle ilgili Seyyid Kutup, tefsirinde şu açıklamayı yapmaktadır:

“Bu ifade; ilahî hayat sisteminin dengeli olduğunu dile getirir. Bu sistem, mal varlığı bulunanın kalbini âhirete bağlar. Bununla beraber insanı bu dünya hayatının nimetlerinden yararlanmaktan alıkoymaz. Tam tersine, insanı bu nimetlerden yararlanmaya teşvik eder, bu konuda insana bazı yükümlülükler getirir. Hayatı ihmal eden, hayatla bağlarını zayıflatan mistikler gibi dünya nimetlerinden el-etek çekmesine engel olur.

Hiç kuşkusuz yüce Allah, hayatın güzelliklerini insanlar yararlansınlar, yeryüzünde çalışsınlar, bu güzellikleri geliştirip daha iyisini elde etsinler diye yaratmıştır. Ancak bu yararlanmada asıl amaçları âhiret olmalıdır. Âhiret yolundan ayrılmamalıdırlar.

İlk Müslüman nesillerin zihinlerinde, sonraki nesillerde görülen dünya ve âhiret arasındaki ayrım yoktu. Onların hayatında âhiretten tamamen kopmuş, yalnız dünya için olan ameller yer almıyordu.

 Tevhid dini olan İslâm, insanın maddî dünyasıyla mânevî dünyasını birleştirdiği gibi; aralarında kesin bir ayrım yaparak, birbirinden kopuk şekilde dünya ve âhiret ikilemine yer vermez.  İslam’ın anlayışında; din-dindışı, din adamı-dünya adamı, dünya-âhiret, Sezar-Tanrı ayrımları yoktur. Bunlar Laiklik denilen Batı menşeli anlayışla alakalıdır.

İlk Müslümanlarda dünya-âhiret dengesi öyle bir noktaya gelmişti ki, gerçekte dünya hayatında yaşarlarken düşünce ve fikirleri âhirete bağlıydı; âhireti görüyor, önlerinde duruyormuş gibi yaşıyorlardı. Zaten “âhirete yakînen iman”, bu demekti. Bu bağlamda Mü’min, dünyada ömrü boyunca bir yolcu gibidir. Yani; niçin yaratıldığının, nasıl yaşayacağının ve buna bağlı olarak sonunun nereye varacağının farkındadır.

 Efendimiz (s.a.v.): “Dünyada bir garib veya bir yolcu gibi ol.” derken bu hakikate dikkat çeker.5

Bediüzzaman Said Nursî hazretleri dünyayı değerlendirirken “Dünyanın üç yüzü vardır.” buyurur. Dünya âhiret dengesine bakarken bu açıdan bakmak gerekir. Dünya çok önemlidir. Çünkü o olmazsa âhiret de olmaz. Dünya âhiretin tarlası olduğu için cennetin ve cehennemin mahsulâtı dünyadan kaynaklanmaktadır.

Dünyanın ikinci yönü yüce Allah’ın isimlerinin ayinesi olması cihetidir. Bu cihetle dünya ve içindeki her şey Allah’ın eseri ve sanatı olarak birçok cihetten onun isimlerini bizlere ihsas ettiği için önemlidir ve değer verilmeye değerdir.

Dünyanın üçüncü yüzü insanın hevesatına ve nefsin günahlara bakan yönüne bakar. Bu yüz, ehl-i dünyanın oyun ve eğlence tarafıdır. İşte bu yüzde dünya alçaktır ve dênidir. Dünyanın bu yüzü gerçekten değersizdir, kötüdür ve kaçınılması gereken yönüdür. Hadislerde ve İslam bilginlerinin kaçmamızı istediği yönü budur.

Rabbimiz, göndermiş olduğu peygamberler ve kitaplarla dünya-âhiret dengesini kurmuştur. Peygamberimiz (s.a.v) âhireti için çalışmış ve dünyayı âhiretin tarlası olarak görmüştür. “Yanımda Uhut dağı kadar altınım olsa onunla beraber üç gece geçirmek istemem ve bu üç gün içinde hepsini Allah yolunda muhtaçlara dağıtır ve âhirete mal edinirdim.” buyurmuştur.

Hayatı çileyle, mücadeleyle, cihadla geçmiş olan Peygamberimiz (s.a.v), her meselede olduğu gibi bu konuda da örnek olmuştur. O, yaptığı iş ne olursa olsun hep îtidal prensibine bağlı kalmış, bunun tabiî sonucu olarak da dünya ile âhiret hayatını ilgilendiren işlerin îfasında, ifrat ve tefritten daima uzak olmuştur. 

Resûlullah (s.a.v)’ın, dünya hayatını ihmal etme ve sağlıklarını hiçe sayma pahasına kendilerini nafile ibadete adayıp her gece uyumadan namaz kılmaya, yılın her gününde oruç tutmaya ve evlenmeyerek kadınlardan uzak kalmaya niyet eden ve bu suretle sözde takva bir hayat yaşamaya özenen kimselere karşı gösterdiği tepki bilinmektedir.  O’nun bu tepkisini yansıtan ve bahsi geçen kişilere karşı söylediği sözler ise şöyledir:

“Ben, Allah’tan, hepinizden daha çok korkarım, O’ndan hepinizden daha fazla çekinir ve sakınırım; lakin ben, (nafile) orucu bazen tutarım, bazen de tutmam, (gece) namazını bazen kılarım, bazen de kılmam, uyurum, Hanımlarla da evlenir (ve birlikte olurum).  Kim benim bu sünnetimden yüz çevirir (ve kendine göre bir yol izlemeye kalkarsa), biliniz ki o, benden değildir”6

Dengenin dünyaya dalmak âhireti ihmal etmek şeklinde bozulduğu çağımızda; dünya için yaratılmamış olan insanın işini, ticaretini, ailesini birinci plâna alırken dini ve davası için yapması gerekenleri ikinci plâna atması ne gariptir! Tek gayeleri dünya olan, bütün plân ve programları, taşıdıkları sancıları dünyaya yönelik kimselere Kur’an şöyle hitap eder: “Siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa âhiret daha hayırlı ve daha kalıcıdır.”7

Elbette ki; Mü’min Allah’ın emanet ettiği canı muhafaza etmek ve ona bakmakla yükümlüdür. Çünkü yeryüzünün halifesi olarak yüklendiği vazifeyi ancak bu şekilde yerine getirebilir. Önemli olan, fâni dünyanın kalbe yerleşerek orayı tamamıyla işgal etmemesi ve Allah’ın davasından alıkoymamasıdır.

Unutulmamalıdır ki dünya-âhiret dengesini sağlamak; kâinat kitabını okumak, gerçek imana ulaşmak ve nefsi terbiye etmekle mümkündür. Nefsini tanımayıp terbiye edemeyenler; Marifetullah ve Muhabbetullaha ulaşamayacak ve hayatlarındaki dengeyi sağlayamayacaklardır.

 

1- Ankebut- 64

2- Bakara-200

3- Naziat-37,39

4- Kasas, 28/77

 5- Kütüb-i Sitte: Kitabur Rikak zühd;2163]

6- Buhârî, Nikâh, 1; Müslim, Nikâh, 5; Nesâî, Nikâh, 4)

7- A’lâ, 16-17