Başyazı

İslam ve Mücadelesi-2

Paylaş:

Kıymetli Okurlarımız! Alparslan Kuytul Hocaefendi’nin tutuklu bulunması sebebiyle Hocaefendi’nin ‘İslam ve Mücadelesi’ konulu konferansından hazırladığımız yazının ilk bölümünü 86. sayımızda sizlerle paylaşmıştık. Bir ay aradan sonra kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Kullarına doğruyu, doğruyu hâkim kılmanın ve toplumu değiştirmenin yasalarını öğreten Allah’a hamd; Allah’ın toplumsal değişim yasalarına göre mücadele eden ve böylece dünyanın en büyük devrimini gerçekleştiren yüce Peygamberine salât-u selam; bugün sünnetullahı tespit edip ona göre mücadele verme ve toplumda hayırlı değişimler gerçekleştirme gayreti içinde olan kardeşlerime selam olsun.

Hz. Peygamber ve diğer tüm peygamberler yeryüzünde mücadeleyi başlatmak üzere görevlendirilmişlerdir. Peygamberlerin mücadelesi, sadece Allah’ın varlığını iddiadan ya da Allah’ın varlığını inkâr edenlere karşı olan bir mücadeleden ibaret değildir. Peygamberlerin mücadelesi Allah’ı kabul ettikleri halde “Allah’ın dünyasında benim dediğim olur” diyenlere karşıdır.

İSLAM’IN MÜCADELESİ NE İÇİNDİR?

İslam orduları kalkıp tâ İstanbul’a, İran’a kadar geldiler. İran orduları başkomutanı Rüstem, İslam ordusu elçisi olan Ribi ibni Amr’a, “Neden Medine’den kalkıp buralara kadar geldiniz? Derdiniz nedir, mücadeleniz ne içindir?” diye sorduğunda Amr, “Ey hükümdar bizim mücadelemiz, kula kulluğu kaldırmak içindir. Siz Allah’ın kullarını kendinize itaat eder hale getirdiniz. Biz insanları kula kulluktan kurtarmak için görevlendirildik”1 demişti. Toplumları kendi egemenliği altına alan, onları sömüren, kendilerine kul yapan diktatör sistemler devrildiğinde; insanlar özgürleşecek ve akabinde istediklerini tercih edebilir duruma geleceklerdir. Bundan sonra “Dinde zorlama yoktur”2 ayetinin gereği olarak ister dinlerinde kalırlar ister Müslüman olurlar...

Her şey Allah Azze ve Celle’nindir ve en iyi bilen de O’dur. Madem her şey O’nundur ve madem en iyi bilen de O’dur, o halde insanlar sadece O’na kulluk etmeli ve sadece O’na itaat etmelidirler. Başkaları Allah’ın yerine geçmeye kalkışmamalıdır. İslami mücadele, bunun da mücadelesini verir. Kur’an-ı Kerim; “Allah, hükmünde hiç kimseyi kendine ortak yapmaz”3 buyurmasına rağmen insanlar, Allah’ın yetkisine ortak olmak ve Allah’ın yetkisini Allah’tan almak istiyorlar. Bir başbakan, başbakanlığına kimseyi ortak eder mi? O halde, Allah neden otoritesinde bir başkasını ortak etsin?

Tevhid mücadelesini terk eden ve ılımlı İslam’ın mücadelesini verenler veya verdiğini zannedenler bilsinler ki, Tevhid atom bombası gibidir. Tevhid, küfre ve şirke vurulmuş olan sağ kroşedir. Tevhid, küfre vurulan aparkattır, şirkin belini ancak Tevhid ile kırabilirsiniz. Kur’an’ı Kerim’in sorduğu gibi; “Siz mi daha iyi bilirsiniz yoksa Allah mı?”4 diye sorduğunuzda bütün beşerî nizamlar sallanacaktır.

“La ilahe illallah’ı” iyi anlamalıyız. Kelime-i Tevhid; Allah’tan başka ilah yok, tek otorite O’dur, O’ndan başka otorite olmamalıdır, çünkü O’ndan daha iyi bilen yok, O’ndan daha fazla hak ve yetki sahibi olan da yok ve olamaz. O, hükmüne kimseyi ortak da etmez ve O, geçmişi, geleceği bilir. Koymuş olduğu kanunlar kıyamete kadar geçerlidir. Etrafınızdakilere bu izahları yaptıktan sonra “Mademki öyle o halde Allah’ın dediği mi olmalı insanların mı?” diye sorduğunuzda kimse itiraz edemeyecek, etseler de itirazlarının mantıklı bir delili olamayacaktır. İnsanlara bu soruyu sorduğunuzda asla mantıklı bir itirazda bulunamazlar ve susacaklardır. “Senin yetkin mi fazla, Allah’ın mı?” dediğiniz zaman ya da “Allah’ın koyduğu kanunlar kıyamete kadar geçerli mi, değil mi? Yoksa belli bir zaman için mi?” dediğiniz zaman yine susacaklardır. Yani elinizde atom bombası gibi etkili bir gerçek var bunu fark etmelisiniz.

Rabbimiz; “Biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz”5 buyurmaktadır. Burada geçen “kavlu sakîl” (ağır söz) ‘zor’ manasında da anlaşılabilir, ‘yeryüzünde ağırlığı olan bir dava’ olarak da anlaşılabilir. Ağır olan söz; yeryüzünde ağırlığı olan dava! Evet, dava ağırdır, o halde onun için verilen mücadele de ağır olacak, çok sıkıntılarla karşılaşılacaktır. Ağır bir dava, yani demek istenmektedir ki siz davanızı ortaya koyun ve bunun mücadelesini verin. Göreceksiniz ki insanlar hızla uyanmaya başlayacaklar. Bu dava ortaya konulmadan ve tartışılmaya başlanmadan gerçek mücadele başlamış sayılmaz.

Eskiden televizyonlarda tartışma programları olur ve birbirine tamamen zıt görüşlere sahip olan insanlar bu programlarda kendi görüşlerini savunurlardı. Bazen birbirlerine çok sert muhalefet yapar hatta ağır kelimeler sarf etmekten çekinmezlerdi. Şöyle bir bakacak olursak, bu insanlar gerçekte neyi tartışıyor, neyin mücadelesini veriyorlar? A partisi, B partisi, C partisi, D partisi, sağcısı solcusu, acaba neyi savunuyorlar? Acaba birbirlerinden çok farklı şeyler mi söylüyorlar? Hayır. Sonuçta hepsi Demokrasi ve Laiklik diyor mu demiyor mu? Kapitalizm’de, Demokrasi’de, Laiklik’te ittifak etmiş durumdalar, o zaman bu mücadele neyin mücadelesidir? Şu bir hakikat ki gerçek mücadele henüz başlamadı! Bir gün Müslümanlar büyük bir mikrofondan “Allah mı daha iyi bilir yoksa insanlar mı? Yetkili olan Allah mıdır, insanlar mıdır?” dediğinde işte o zaman asıl tartışma, gerçek mücadele başlayacaktır. O zaman bazıları “Hayır biz Allah’tan daha iyi biliriz” ya da “Allah’ın kanunları o zaman içindir, bugün için değildir” ya da “Biz onları kabul etmiyoruz” demek zorunda kalacaktır. Bir kısmı da “Evet, Allah daha iyi bilir, evet yetkili olan da O’dur” diyecek ve işte o zaman gerçek tartışma ve mücadele başlamış olacaktır. Henüz bu gerçek tartışmayı görmüyoruz. Tartışıyor gibi görünen fikirlerin hepsi temelde Demokrasiyi ve Laikliği savunmaktadır. Peki, kavga neyin kavgasıdır? Demokrasi şöyle mi olsun, böyle mi olsun? Daha sert bir Demokrasi mi yoksa daha ılımlı bir Demokrasi mi? Biraz daha sert bir Laiklik mi yoksa daha ılımlı bir Laiklik mi? Ne yazık ki kavga bunun kavgasıdır. Oysa mücadele bunu için mi olmalı? Peygamberlerin mücadelesi, “Allah’ın mı dediği olmalı insanların mı dediği olmalı” ekseninde başlamıştır. Bu temel bir farktır. İşte bunun için mücadeleye değer. Allah Azze ve Celle peygamberlerini bu uğurda mücadele için gönderdi.

EN HAYIRLI ÜMMET OLMANIN ŞARTLARI

Bu dinde emri bil ma’ruf var nehyi anil münker var. O halde iyiliği emretmek, kötülüklerden de men etmek zorundayız. Bu, Allah’ın bize bir emridir. “Siz insanların iyiliği için çıkarılmış en hayırlı ümmet oldunuz.”6 Ne sayesinde oldunuz? Sadece Hz. Peygamberin ümmeti olduğunuz için değil, O’ndan sonra dünyaya geldiğiniz için de değil... Yani bu şeref bizim marifetimiz değil, bunu biz tercih etmedik. Neyin sayesinde en hayırlı ümmet olduk? Kur’an devamında buyuruyor: “İyiliği emreder, kötülüklere engel olursunuz ve Allah’a da hakkıyla iman edersiniz.”7 Demek ki ümmetin üstün olabilmesi buna bağlı. İyilikle emretmeyenler ve mücadele etmeyenler en hayırlı ümmetten değildirler. Bir tek namaz kılmakla en hayırlı ümmetten olunacaksa bizden evvelki ümmetlerde de çok namaz kılan hatta çok cihad eden vardı. Peygamberimiz bir defasında İsrailoğullarından bazı kimselerden bahsetmişti. Sonra buyurdu ki, “Bunlar bin ay, seksen küsur sene Allah yolunda cihad ettiler ve bir göz açıp kapayıncaya kadar günah işlemediler.” Böyleleri de olmuş tarihte... Ama buna rağmen Allah Azze ve Celle onlara ‘en hayırlı ümmet’ demedi.

Allah kimlerden sancağı geri alır? Yahudilerin kutsal metinlerinde, Allah onlara kızıyor ve şöyle sesleniyor: “Ey İsrailoğulları, benim uğrumda mücadele edecektiniz, etmediniz. Haramlara karşı savaş verecektiniz, vermediniz. Her yaş ağacın altında zina ettiniz, gördünüz seslenmediniz, sizi parçalayacağım. Sizi milletlerin arasına bölüştüreceğim. Çünkü vazifeliydiniz, mücadele için yaratılmıştınız. Bunu göze almayıp, rahatı tercih ettiniz, tembellik yaptınız.” Burada görülüyor ki o şerefli sancak İsrailoğullarından görevlerini terketmeleri sebebiyle alındı ve Ümmet-i Muhammed’e verildi İsrailoğullarının görevlerini yapmamasından dolayı Allah Azze ve Celle sancağı onlardan geri aldı. Rabbimiz devamında buyurdu ki: “Ey Yahudiler, üzerinizden kılıç kalkmayacak. Daima korku yaşayacaksınız.” Rahatı tercih ettiler! Dünyaperest oldular! Ölümden korktular! Hâlbuki Allah tarafından toplumlarına iyiliği emretmekle görevlendirilmişlerdi. Yetkili bir insan, görev verdiği kişi görevini ihmal ettiğinde ona nasıl kızarsa, Allah Azze ve Celle de Yahudilere kızmış ve onlardan görevi almıştı. Bu sebeple iyiliğe davet etme, her türlü hayırda insanlara önderlik yapma görevi, İshakoğullarından alınıp, İsmailoğullarına yani Efendimize ve ümmetine verildi. Görevini yapmayanlar hakkında Kur’an buyuruyor: “Onları yeryüzünde topluluklar halinde parçaladık.”8

 

ÜMMET NE DEMEKTİR?

Ümmet, yeryüzünde Allah tarafından görevlendirilmiş olan topluluk demektir. Ümmet demek, bir peygambere iman edenler demek olmadığı gibi Ümmet-i Muhammed demek de Hz. Peygambere iman edenler demek değildir. Ümmet olmak; mücadele etmeyi gerektirir. Ümmet kelimesi imam kelimesi ile aynı kökten gelmektedir ve bir toplum, toplum olarak dünyanın lideri olarak görevlendirildiyse onlara ‘ümmet’ denir. “Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz” ayeti ile Kur’an-ı Kerim bize ‘ümmet’ demektedir. Bununla ‘Siz yeryüzünün önderleri olacak, mücadele edecek, Allah’ın dinini hâkim kılacaksınız’ denmek istenmektedir. Mücadelenin sebebi budur. Allah Azze ve Celle, peygamberlerini ve Müslümanları bunun için gönderdi. Onun için Müslümanlar emri bil ma’ruf nehyi anil münkeri yapmak zorundadırlar. Efendimiz bu emri bil ma’ruf nehyi anil münkeri mücadelesini bir misalle açıklamaktadır ve bir hadisi şerifinde toplumu bir gemiye benzetmektedir. “İnsanlar bir gemiye bindiler ve kura çekerek yerlerini tayin ettiler. Onların bir kısmı geminin üst katına, bir kısmı ise alt katına yerleşti. Su da üst katta güvertedeydi. Alttakilere su lazım olduğunda her defasında üst kata çıkmak zorunda kalıyorlardı. Bir gün usandılar ve dediler ki, ‘kendimize ait olan yerden, yani geminin tabanından bir delik delsek, bize oradan bol bol su gelse, her seferinde yukarı çıkmaktan kurtulsak!’ Efendimiz işte tam burada buyuruyor ki: “Eğer üsttekiler alttakilere engel olmazsa, onlarla mücadele etmezlerse, gemiyi deldirirlerse, hepsi beraber batarlar.”9 Mücadele ederlerse, belki zor olur, belki bazı şehitler de verirler, belki önce anlaşılmazlar ama sonuçta kurtulmuş olurlar. O geminin tabanını delen kimselere ‘yapmayın, etmeyin, geminin tabanını, toplum gemisini deliyorsunuz’ denildiğinde onlar diyecekler ki ‘Hayır biz delmiyoruz, biz kendimize ait olan yerden delik açıyoruz. Bu bizim hakkımızdır. Biz, şahsi özgürlüğümüzü kullanıyoruz.’ Eğer üst kattakiler alt kattakilere mâni olmazsa hepsi beraber batar giderler. Eğer mâni olurlarsa, hepsi birlikte kurtulurlar. İlk anda belki anlaşılmayacaklar ama bunu yapmak zorundadırlar.

 

İSLAM’IN MÜCADELESİ HER ALANDADIR

İslami mücadele bir yandan da, semavi dinlerdeki veya kitaplardaki yanlış inançların, yanlış fikirlerin düzeltilmesi içindir. Hz. Peygamberin gönderilmesinin bir hedefi de buydu. Yahudi’ye göre Allah, oğlu olan bir Allah’tır. Uzeyr’i Allah’ın oğlu olarak görürler. Hristiyanlara göre de İsa Allah’ın oğludur. Yahudilere göre Allah, Yakup Aleyhisselam ile -kendi kuluyla- güreş yapan, sonra da mağlup olan ve böğrünü inciten bir Allah’tır. Yahudi’ye göre Cebrail kötüdür. Yahudi ve Hristiyanlar rahiplerini, bilginlerini Rableştirirler. Yani o rahipler, âlimler, bilginler ve devlet idarecileri Allah’ın haramlarını helal eder, yasak olması gerekeni serbest bırakırlar. Böylece istedikleri gibi bir düzen meydana getirirler. Hiçbir hakları olmadığı halde ellerinde güç var diye böyle davranırlar. Efendimiz buyuruyor ki; “Her kim böyle yapar, Allah’ın yasakladıklarını serbest bırakırsa, serbest bıraktığını da yasak ederse ve siz de onlara itaat ederseniz işte bu itaatiniz onlara ibadettir.” Yani o mercilere ibadet etmek için rükû ve secde etmenize hacet yok. Onların emirlerine itaatiniz ibadet anlamını taşımaktadır. Bu, bizzat Peygamberimizin tefsiridir.

Kur’an-ı Kerim Yahudi ve Hristiyanlardaki yanlışları düzeltmek için de gönderilmiştir. “O, Yahudi, Hristiyanlar Allah’ı bıraktılar, âlimlerini, bilginlerini, rahiplerini, Meryem oğlu İsa’yı Allah´tan başka Rab edindiler. Hâlbuki onlar da tek olan ilaha ibadetle emrolunmuşlardı.”10 Allah Rasulü bu ayeti okuyunca, önceden Hıristiyan olan Adiy bin Hatem itiraz etti ve “Ey Allah’ın Rasulü! Biz insanlara ibadet etmedik. Biz, âlimlerin, devlet idarecilerinin önünde eğilmedik, rükû ve secde yapmadık” dedi. Efendimiz cevaben; “Âlimleriniz, devletinizi idare edenler, size Allah’ın helallerini haram, haramlarını da helal ettiler. Siz de onlara itaat ettiniz öyle değil mi?” “Evet” dedi Adiy bin Hatem. Efendimiz bunun üzerine, “İşte bu, onlara ibadetin ta kendisidir”11 buyurdu.

İbadet illa rükûyla, secdeyle mi olur? Hayır. Allah’ın haramları helal edilirken bunlara sessiz kalanlar veya isteyerek itaat edenler, onlara ibadet etmiş sayılırlar çünkü Allah’ı bırakıp onlara itaat etmektedirler. İbadet; itaat demektir, Allah’ın kanunlarının üzerine kanun koyanlar, kendilerine itaat eden zümrenin Rabbi konumunda, itaat edenler de onların kulları durumundadır.

Efendimiz olayı böyle yorumlamıştır. İslam Allah’tan başkasına ibadeti yasaklamıştır ve mücadele bunun içindir.

İslam’ın mücadelesi, hem inanç alanında; Allah’tan başka ilah tanımama, hem de farzları yerleştirme ve haramları yasaklama alanındadır. Bütün dünyada haramlar yasaklanmalı, farzlar yerleştirilmeli. O yüzden Kur’an  ةولصّلا مِِقَاوَ َ 12buyuruyor. Ayetteki bu ifade “Namazı kılın” diye tercüme edilebilir ama “Namazı ayakta tutun” diye tercüme daha doğrudur. Namazı ayakta tutun demek, hem siz ayağa kalkın hem de namazı ikame edin, ayağa kaldırın; bu şekilde farzları yerleştirin. Haramlarla da mücadele edin. İşte o zaman, İslam’ın emrettiği mücadeleyi yerine getirmiş olursunuz. Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bu mücadeleyi yapmayanlar hakkında şöyle buyurmuştur: “Allah’a yemin olsun ki ya iyilikle emreder, (yani namaz, zekât gibi İslam’ın farzlarını yerleştirir) ve (kumar, içki, zina, faiz gibi) kötülüklere, haramlara da engel olursunuz ya da öncekilere (mücadele etmeyenlere) azap ettiği gibi, Allah size de azap eder. İçinizden iyi olanlar dua eder de duanıza icabet edilmez.” Efendimiz bu hadiste duaların kabul edilmeme sebebini açıklayarak, vazifelerini yerine getirmeyenlerin, mücadele yapmayanların dualarının suratlarına çarpılacağını ifade ediyor. Mücadelenin içerisinde olmayıp sadece ellerini kaldırarak; “Ya Rabbi, Ya Rabbi, Ya Rabbi! Bize güzel bir nesil nasip eyle… Ya Rabbi! Müslümanları bu durumdan kurtar!” diyerek sözlü dua yapan ancak fiili dua yapmayanların duasını Allah neden kabul etsin? Mücadele, fiili duadır aynı zamanda. Fiili dua yapmayanlar ve duasının kabul olmasını bekliyor!

İslam’ın mücadelesi, yeryüzünde adaletli bir sistem meydana getirmek içindir. Efendimizin ifadesiyle, “İnsanlar bir tarağın dişleri”13 gibidir. Bunun Türk’ü, Kürt’ü, Arap’ı yok. Kardeşliğin sağlanması buna bağlıdır. Efendimiz’in amcası Ebu Leheb, “Ey yeğenim, ben senin bu dediğin davayı kabul etsem herkesten farklı olarak bana ne var?” diye sorduğunda Efendimiz, “Herkese ne varsa, sana da o var” buyurdu. “Ben senin amcanım, hem ben aşiretin büyüğüyüm. Benimle, kadınlar, çocuklar, köleler, fakirler aynı mı?” dedi. “Evet, aynı” diye cevap verdi Peygamberimiz. Ebu Leheb, bu cevap üzerine iman etmedi.

Bu din, bunun mücadelesini vermek, yeryüzünde insanlar arasında eşitliği sağlamak, birilerinin birilerine tahakküm etmesini engellemek için gönderildi. İslam’ın mücadelesi yeryüzünde sınıf ve ırk ayrımını ortadan kaldırmak içindir. Ne sınıf ayrımı ne de ırk ayrımı yapılacak! Böylece İslam evrensel olacak. Sınıf ve ırk ayrımı yaparsanız evrensel olamaz, büyük bir devlet haline dönüşemez ve güçlenemezsiniz. Evrensel ve güçlü olmanın şartı budur. Adaleti tesis ettiğinizde herkes o devlette kendisini eşit görecek, devletine sımsıkı sarılacak ve devletini güçlendirmeye çalışacaktır. Şayet sınıf ve ırk ayrımı yapılıyor, insanlar köleleştiriliyor, insanların onurlarıyla alay ediliyorsa, o memlekette birlik ve beraberlik asla olmaz, kardeşlik lafta kalır. Buna göre İslam’ın mücadelesi, sadece namaz, oruç için değildir. Elbette ibadetler için mücadele, mücadelenin bir parçasıdır ama adaleti gerçekleştirmek de mücadelenin kapsamına dâhildir.

Allah Azze ve Celle bizi, ırkçılığı, sınıf ayrımını terk etmeye ve insana değer vermeye davet ediyor. Allah Azze ve Celle Kutsi hadiste buyuruyor; “Allah, kıyamet gününde kuluna diyecek ki, ‘Ey kulum acıkmıştım, bana yemek vermedin. Kul der ki, ‘Ey Rabbim! Sen Rabb’ul aleminsin, ben sana nasıl yemek vereyim?’ Allah buyurur ki, ‘Filan kulum acıkmıştı. Ona yemek verseydin, bana vermişsin gibi kabul edecektim’ ‘Ey kulum, susamıştım bana su vermedin’ Kul der ki, Ey Rabbim! Ben sana nasıl su vereyim?’ Allah buyurur ki, ‘Filan kulum susamıştı. Ona verseydin bana vermişsin kabul edecektim. Hastalandım beni ziyarete gelmedin’ ‘Ey Rabbim! Sen nasıl hasta olursun?’ Allah buyurur ki, ‘Filan kulum hastaydı, ziyaretine gitseydin sanki beni ziyarete gelmişsin gibi kabul edecektim.”14 Bu, insanın yüceltilmesidir. Sanki Allah’a veriyorsunuz gibi... Allah Azze ve Celle, insanı bu kadar yüceltmiştir.

 İslam’ın mücadelesinde kadının yüceltilmesi de önemlidir. İslam’dan önce kadına mirastan hiçbir pay vermiyorlardı. Kız çocukları diri diri toprağa gömülüyordu. İslam, kadının haklarını, hakkı verilmeyen işçinin haklarını da verdi. Her şeye bir düzen getirdi. İslam yeni bir medeniyet kurdu ve bütün alanlarda devrimler yaptı. Hem inanç, ibadet, ahlakla ilgili alanlarda hem devletle ilgili tüm alanlarda hem de gündelik hayatla ilgili; muamelat, ceza hukuku gibi bütün meselelerde inkılâplar gerçekleştirdi. İslam’ın mücadelesi tek yönlü bir mücadele değil, bütün alanları kapsayan şümullü bir mücadeledir.

İslami mücadeleyi gerçekleştirirken, elbette ki çok sıkıntılar yaşanmıştır. Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyuruyor: “Bu yolda benim başıma gelenler kimsenin başına gelmedi. Bir ay geçerdi... Bilal’in koltuğunun altına saklamış olduğu bir avuç yiyecekle idare ederdik.”

Bir seferinde Mekkeliler, Kâbe’nin yakınında, o günkü parlamentoları olan Darün Nedve’de toplandılar ve Peygamberimizi öldürmek üzere karar aldılar. Efendimiz geldi, her zamanki gibi hepsinin ortasında, Kâbe’de namaza durdu. İşte Cesaretli Peygamber! Cesur Peygamberin ümmeti de cesur olmalı! Ukbe bin Ebi Muayt, öldürme görevini üzerine almıştı. Bir bez parçasını Peygamberimizin boynuna dolayıp çekti ve Allah Rasulü’nü boğmaya çalıştı. Bunu gören Ebubekir Sıddık koşarak geldi ve: “Ne yapıyorsunuz! Bir insanı sadece ‘Rabbim Allah’tır’ dediği için öldürecek misiniz?”15 dedi. Teröristlik yapmadı, asker-polis öldürmedi, orman yakmadı, araçları ateşe vermedi. Sadece ‘Rabbim Allah’tır’ dedi, bunu dediği için mi öldüreceksiniz? Ebubekir Radıyallahu Anh’ın müdahelesiyle onların bu suikast girişimi başarısız oldu. Bu yolda mücadele etmek Peygamberimiz için de çok meşakkatliydi elbette…

Konuya kaldığımız yerden devam etmek temennisiyle… Allah’a emanet olun.

 

1.İsâbe, 1: 503; Hayâtü’s-Sahâbe, 1

2.Bakara, 256

3.Kehf, 26

4.Bakara, 140

5.Müzzemmil, 5

6.Al-i İmran, 110

7.Al-i İmran, 110

8.Araf, 168

9.Buhari

10.Tevbe, 31

11.İbn Kesir Tefsiri, C. 7, sayfa 3456 İmam Ahmed; Tirmizi

12.Hud,114

13.Keşfu’l-Hafa, 2846

14.Muslim, Birr 43, (2569)

15.Buhârî, Tefsir, 40/1