TRUMP’IN ÖVGÜSÜ ŞEREF DEĞİL, TAVİZİN BELGESİDİR!
Trump: “Cumhurbaşkanı Erdoğan, dünyanın en güçlü ordularından birine sahip. Göründüğünden çok daha güçlü. Birçok mücadeleyi kazandı ama itibar istemiyor. Yalnız kalmak istiyor. O çok sert bir adam ve benim dostum. İhtiyacım olduğunda her zaman yanımda. NATO’nun onunla bir sorunu olduğunda beni arıyorlar. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile konuşuyorum, çözülüyor. Harika biri. Dostluğunuz için teşekkür ederim” dedi. Trump’ın bu açıklaması hakkında Alparslan Kuytul Hocaefendi şunları söyledi: Trump gibi “önce Amerika” diyen bir figürün Erdoğan’dan bu derece memnun olması neyin göstergesidir? Bu durum, Türkiye’den her istediğini aldığına mı, yoksa yeni şeyler alabilmek için zemin hazırladığına mı işarettir? Rakamlar ortadadır: 100 milyar doları aşan 225 adet Boeing uçağı siparişi, 30-40 milyar dolarlık doğalgaz anlaşması...
Amerika’dan doğalgaz ithal edilecek bir düzen kurulurken, Trump’ın bu denli iltifat etmesi şaşırtıcı değildir. Bir ticaret mantığıyla bakıldığında, bu kadar büyük paralar kazanan bir liderin karşı tarafı övmesi gayet tabiidir.
Trump, Türkiye’nin dünyanın en güçlü ordularından birine sahip olduğunu iddia ediyor. Şayet iddia edildiği gibi dünyanın en güçlü ordularından birine sahip olsaydık, İsrail bölgede bu kadar pervasızca zulüm yapabilir miydi? En azından Türkiye’den bir çekincesi olurdu. Üstelik envanterdeki savaş uçaklarımızın tamamı yabancı menşelidir. Bugün yerli olduğu iddia edilen KAAN uçağı hakkında bizzat Dışişleri Bakanı, uçağın motorunun Amerika’dan geldiğini itiraf etmiştir. Motoru dışarıdan alıp kaportasını yapmakla dünya gücü olunmaz. Kendi savaş uçağını dahi üretemeyen bir devletin ordusunu Trump neden bu kadar pohpohlamaktadır? Belli ki bu övgülerin arkasında bir alma-verme dengesi vardır.
AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından bu yana bölgedeki stratejik tabloya baktığımızda acı bir gerçekle karşılaşıyoruz: Bu süreçte İsrail’in karşısındaki neredeyse tüm direnç odakları ve düşmanları saf dışı edilmiştir. İsrail’in güvenliği her zamankinden daha tahkim edilmiş durumdadır. Erdoğan’ın bizzat “Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanıyım” beyanı unutulmamalıdır. Bu projenin temel felsefesi İsrail’in güvenliğini sağlamaktır. Yanlış politikalardan mı yoksa bilinçli bir tercihten mi kaynaklandığı tartışılsa da, neticede AKP döneminde İsrail bölgede daha da güçlenmiştir. Şimdi de Hamas’ı ikna etme görevinin Türkiye’ye verilmesi bu sürecin bir parçasıdır.
Dünya siyasetinde bir devlet başkanının, bir başka devlet başkanı hakkında çocuğun başını okşar gibi pohpohlayarak konuşması görülmüş bir usul değildir; diplomatik teamüllere aykırıdır. Trump’ın bu ölçüsüz övgüleri Erdoğan için bir şeref madalyası mıdır, yoksa herkesin derin derin düşünmesi gereken bir zafiyet göstergesi midir? Bu iltifatların arkasında yatan asıl sebep; Türkiye’nin hiçbir devletin vermediği kadar taviz vermesi ve BOP çerçevesindeki görevlerini yerine getirmesi midir? Trump’ın stratejisi aşikârdır: Türkiye’den bir şeyler koparmak ve istediğini yaptırmak için bu “dostluk” kılıfını kullanmaktadır.
İMANLI NESİL İDDİASI BİR SARAY HAYALİDİR: SOKAKLARDA MANEVİ ÇÖKÜŞ VAR
Cumhurbaşkanı Erdoğan: “Hamdolsun, 23 seneyi dolu dolu geçirdik. Şunu da açık yüreklilikle söylemek isterim: Bunların hepsi dünyalıktır. Bunların hepsi gelir geçer, inşallah daha iyileri de yapılır. Ancak biz öyle bir iş yaptık ki Allah’a hamdolsun asırlar boyunca etkisini sürdürecek. Biz 23 yılda bir gençlik, bir nesil yetiştirdik. Özgüvenli bir gençlik yetiştirdik, imanlı bir gençlik yetiştirdik, yerli bir gençlik yetiştirdik” dedi. Alparslan Kuytul Hocaefendi, Erdoğan’ın bu sözlerini şu şekilde yorumladı: “Biz dışarı baktığımızda Cumhurbaşkanı’nın tarif ettiği o manevi tabloyu göremiyoruz. Bizim gördüğümüz gençlik, büyük oranda dünyaya dalarak dünyaperest bir hale gelmiş bir gençliktir. İstatistiksel veriler ve anketler bu acı tabloyu desteklemektedir: Ateizmin ve deizmin oranları %2’lerden %8’lere tırmanmıştır. Dindar olduğunu beyan edenlerin sayısı her geçen gün azalmaktadır. Yapılan zulümler, haksızlıklar ve yolsuzluklar yüzünden maalesef insanlar İslam’dan soğumaktadır. İçki tüketimi, faizli işlemler, kumar, zina, boşanma oranları ve intiharlar rekor seviyelere ulaşmıştır. Uyuşturucu kullanımı ilkokul seviyelerine kadar inmiş, hapishaneler dolup taşmıştır.
Cumhurbaşkanı herhalde çok güzel, imanlı bir nesil yetiştirdiğini zannetmektedir. Keşke bu iddia doğru olsaydı; o zaman biz de sevinir, takdir ve tebrik ederdik. Şayet hakikaten böyle bir neslin inşası başarılmış olsaydı, yapılan bazı hataları görmezden gelerek “Güzel bir nesil meydana getirdiler, varsın bazı eksikleri de olsun” diyebilirdik. Ancak bugün gelinen noktada yetişen nesil, İslam’ın takva ölçülerine göre değil, “köşeyi dönme” hırsıyla hareket eden bir nesildir. AKP’ye davası için değil, menfaati için katılan; idealleri yerine çıkarlarını merkeze alan bir gençlik kitlesiyle karşı karşıyayız.
Karşımızda takva sahibi bir gençlik değil, uyuşturucu kıskacında kıvranan, intihara sürüklenen ve suç makinesine dönüştürülen bir gençlik vardır. Sokaklarda iman nuruyla yürüyen bir nesilden ziyade, ateizmin ve sekülerizmin pençesinde savrulan bir kitle görmekteyiz. Bu noktada sormak gerekir: Sayın Cumhurbaşkanı bu bilgileri nereden almaktadır? Onu kimler, hangi raporlarla kandırıyor? Görünen o ki Cumhurbaşkanı’nı aldatan bir çevre var. Elbette bu pembe tablolar onun da hoşuna gidiyor; “çok büyük işler başardık” hissiyatı içerisinde olmayı tercih ediyor. İnsan bazen sadece inanmak istediğine inanır ancak inanmak isteyeni ikna edecek birileri her zaman bulunur.
Sonuç olarak; ortada imanlı bir gençlik değil, manen çökmüş ve değerlerinden koparılmış bir kitle gerçeği vardır. Bu hakikati görmezden gelmek, sorunu çözmez, sadece felaketi derinleştirir.
LAİK DEVLET DİNİN İBADETHANESİNİN NERESİ OLACAĞINA KARAR VEREMEZ!
Devlet Bahçeli: “Hem Aleviyiz hem Sünni, hepsinden evveli de Müslüman Türk milletiyiz. Cami ne kadar bizimse cemevi de bizimdir. Cem de bizim semah da bizim. Cemevinin ibadethane olması için engeller kalkmalıdır” dedi. Alparslan Kuytul Hocaefendi Bahçeli’nin bu açıklamasını şu şekilde değerlendirdi: Bu açıklamalar İslam fıkhı ve tarihi gerçekler ışığında kabul edilebilir değildir. Bu meseleyi şu başlıklar altında değerlendirmek mecburiyetindeyiz:
Devlet Bahçeli'nin sarf ettiği sözler, İslam’ın asıllarıyla bağdaşmamaktadır. Kur’an-ı Kerim’de zikredilen ibadethane mescit, yani camidir; “cemevi” diye bir kavram literatürde mevcut değildir. Eğer birileri “Biz başka bir dindeniz, bizim dinimizde cemevi var” diyorsa, bu kendi tercihleridir. Ancak “Müslümanız” deniliyorsa, İslam’da cemevi diye bir ibadethane yoktur. Ne Kur’an’da ne sünnette ne de İslam tarihinde böyle bir mekanın yeri vardır. Cemevi kavramı son 30-40 yılın icadıdır. Sormak gerekir: Bu kısa süre zarfında yeni bir din mi uyduruldu?
Cemevlerinde icra edilen ve semah adı verilen uygulama; kadın ve erkeklerin bir arada, folklorik figürlerle gerçekleştirdiği bir ritüeldir. Buna namaz denilmesi mümkün değildir. Namazın nasıl kılınacağı Kur’an ve Sünnet ile tayin edilmiş, tarih boyunca nesilden nesile tevatüren aktarılmıştır. İslam’da semah diye bir ibadet, cemevi diye de bir ibadethane yoktur. İbadetleri ancak Allah ve Rasulü tayin eder.
Laik bir devletin veya bir siyasetçinin, dinin ibadethanesinin neresi olacağına karar verme yetkisi yoktur. Nerenin ibadethane olduğuna, hangi amelin ibadet sayılıp sayılmayacağına din karar verir; Devlet Bahçeli değil. Bahçeli, ihtisas sahibi olmadığı bir konuda tamamen siyasi mülahazalarla konuşmaktadır. Sırf Alevilerden oy alabilmek uğruna dinin asıllarının bozulmasına müsaade edemeyiz. Kaldı ki, hiçbir Alevi MHP’ye oy vermiş değildir, vermeyecektir de. Bu beyhude bir beklentidir.
Eğer devlet veya Türk milliyetçileri Alevilerin gönlünü almak istiyorsa, bunun yolu dini tahrif etmek değil, geçmişteki zulümlerle yüzleşmektir. Geçmişte Alevilere karşı yapılan hataların günahı mı çıkarılmak isteniyor?
1937 yılında Dersim’de (Tunceli) havadan ve karadan yürütülen operasyonlarda; kadın, çocuk, yaşlı denilmeden 12.400’den fazla insan katledilmiştir. Şayet bir helalleşme arzusu varsa, izlenmesi gereken yol şudur: Devlet, yapılan bu zulümleri açıkça ikrar etmeli ve resmi olarak özür dilemelidir. Tunceli’yi bombalayan Sabiha Gökçen’in ismi İstanbul’daki havaalanından ve tüm kamusal alanlardan kaldırılmalıdır. O katliam emrini verenlerin isimleri hiçbir yerde yaşatılmamalıdır. Gerçek bir özür ve gönül alma, ancak bu somut adımlarla mümkündür. Dini kavramları siyasi çıkarlara alet ederek bir yere varılamaz.
Dünya Haberler
BATI’NIN GERÇEK YÜZÜ İFŞA OLDU: GAZZE’NİN ASALETİ KÜRESEL ALGIYI YERLE BİR ETTİ!
İngiliz bir aktivist: “İsrail’e teşekkür ederim. Emperyalist Batı’nın gerçek yüzünü ortaya çıkardı. Artık anlıyoruz ki İslam düşmanımız değil. Müslüman toplum, en nazik en merhametli ve asil insanlardan oluşuyor. İslam propaganda ve itibarsızlaştırmanın kurbanı olmuştur” ifadelerini kullandı. Bu ifadeleri değerlendiren Alparslan Kuytul Hocaefendi şunları söyledi: İsrail’in kadın, çocuk, yaşlı demeden sürdürdüğü acımasız ve vahşi katliamlar başladığında; gerçekleştirdiğimiz mitinglerde, konferanslarda ve yaptığımız tüm açıklamalarda bu sürecin Batı’nın gerçek yüzünü ifşa edeceğini vurgulamıştık. Bugün gelinen noktada İsrail’in yürüttüğü soykırıma Batı’nın sessiz kalması, hatta el altından destek vermesi, Batı medeniyetinin hiçbir insani ve ahlaki değerinin kalmadığının en açık delilidir. Eğer iddia ettikleri gibi bir medeniyet değerleri olsaydı, bu zulme ortak olmaz, İsrail’in yanında duramazlardı.
Son dönemde bazı Batılı devletlerin tavır değişikliğine gitmesi, Fransa ve İngiltere gibi ülkelerin Filistin Devleti'ni tanıma yönünde adımlar atması, bir insanlık uyanışı değil, kaybolan imajlarını kurtarma gayretidir. Batılı devletler, yerle bir olan itibarlarını tekrar kazanabilmek için bu hamleleri yapmaktadırlar. Zira artık Batı’daki kitleler, kendi devletlerini ve bizzat kendi medeniyet tasavvurlarını yüksek sesle sorgulamaya başlamışlardır.
İngiliz bir aktivistin bu sözleri bireysel bir çıkış değildir; aksine Batı dünyasında her geçen gün güçlenen genel bir kanaatin yansımasıdır. İslam, yıllardır yürütülen sistematik kara propaganda ve itibarsızlaştırma operasyonlarının kurbanı edilmek istenmişti. Ancak Gazze’de sergilenen o muazzam iman ve asalet, bu algıları yerle bir etmiştir. Bugün az çok bir şeyler okuyan, vicdanı körelmemiş gayrimüslimler dahi gerçeği görmeye başlamıştır. Batı medeniyetinin insani ve ahlaki bir temelinin olmadığı, tamamen menfaat üzerine kurulu bir sistem olduğu artık tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilmiştir.
İSLAM DÜNYASININ SİYASETTEN TASFİYESİ: HİLAFETTEN ULUS DEVLET CENDERESİNE
Rus siyaset bilimci Alexander Dugin: “İsrail’in saldırganlığı karşısında, İslam ülkeleri ne yazık ki sanki hiç var olmamış gibi suskun ve silik birer gölgeye dönüşmüşlerdir” ifadelerini kullandı. Alparslan Kuytul Hocaefendi bu ifadeleri şu şekilde değerlendirdi: “Bunları bir Rus bize söylemektedir. İslam âlemi, Hilafetin kaldırılmasından sonra etkisiz ve parçalanmış hale gelmiştir. Müslümanların bir halifesi ve siyasi birliği olsaydı, İsrail ve Amerika bugün bu cüretkâr saldırıları gerçekleştirebilir miydi? Hilafeti kaldıranlar bu kararı alırken millete mi danışmışlardır? Hilafet sistemi, Müslümanların tüm hatalarına ve eksiklerine rağmen, onları 1.300 yıl boyunca bir dünya devleti olarak ayakta tutmuştu. Bu sistemin tasfiyesiyle birlikte İslam dünyasının başı koparılmış, Müslümanlar lidersiz bırakılmıştır.
Ümmet Bilincinden Ulus Devlet Kıskacına
Müslümanları parçalamak isteyen irade, ümmet anlayışını terk ettirerek yerine ulus devlet modelini yerleştirmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonrası dayatılan bu model, İslam coğrafyasını suni sınırlarla bölmüş ve o günden bugüne süregelen bu perişanlığın temel sebebi olmuştur. Bugün Ortadoğu’da yaşanan zilletin ve parçalanmışlığın asıl kökeni, yüzyıl evvel atılan ayrılık tohumlarıdır.
İsrail’in bugün bu kadar azgınlaşmasının bir diğer sebebi, bölgedeki direnç odaklarının tasfiye edilmesidir. Saddam’ın, Kaddafi’nin ve Esed’in devrilmesi doğrudan İsrail’in güvenliğine hizmet etmiştir. Şayet bu liderler Amerika’nın veya İsrail’in müdahaleleriyle değil de, bizzat Müslümanlar tarafından, daha adil ve İslami bir idare kurmak amacıyla devrilselerdi bu durum meşru ve faydalı olurdu. Ancak ABD, Irak ve Libya’da doğrudan askerî müdahalelerde bulunmuş; Suriye’de ise Türkiye ve yerel unsurları (Colani gibi) kullanarak rejim değişikliği peşinde koşmuştur. Sonuç olarak bölgedeki aktörler zayıflatılmış ve İsrail’in güvenliği tahkim edilmiştir. İsrail’in durdurulamaz bir şekilde saldırganlaşmasının arkasında yatan stratejik gerçeklik işte budur.
MÜSLÜMANLARIN BİRLİĞİNİ KAYBETMESİ, İSLAM COĞRAFYASINI SÖMÜRGECİLERİN AÇIK PAZARI HALİNE GETİRDİ
Sudan’ın Faşir kentinde Birleşik Arap Emirlikleri destekli Hızlı Destek Kuvvetleri, 2.000’den fazla insanı katletti. Bu konuyu değerlendiren Alparslan Kuytul Hocaefendi şunları söyledi: Sudan, yüzölçümü olarak üç Türkiye büyüklüğünde, dünyanın en zengin altın yataklarına sahip stratejik bir ülkedir. Verilere göre yılda 3.000 ton altın üretilmekte ancak bu zenginlik Sudan halkına değil, işbirlikçi BAE üzerinden Batılı devletlere akmaktadır. Amerika ve Avrupa’nın bugünkü zenginliği; zekalarından yahut çok çalışmalarından değil, Afrika’nın kanından, elmasından ve Ortadoğu’nun petrolünden kaynaklanmaktadır. Bu zenginliğin temelinde üstün bir medeniyet değil, organize bir sahtekârlık ve eşsiz bir zulüm yatmaktadır. Bu sömürü nizamının arkasındaki asıl fail ise büyük şeytan Amerika’dır.
Sudan gibi kaynakları zengin ülkelerin kasıtlı olarak fakir bırakılmasının iki temel sebebi vardır: Doğrudan Sömürü: Yeraltı kaynaklarının zahmetsizce gasp edilmesi. Devleti ve Halkı Zayıflatma: Eğer halk zenginleşirse devlet güçlenir, halk bilinçlenir ve sömürgeci iradeye “Hayır” diyebilecek güçlü hareketler doğar. Batı’nın sömürüye devam edebilmesi için zayıf bir devlet yapısı ve uyanmamış, fakir bir halk kitlesi gerekmektedir.
Bugün bazı çevreler aşağılık kompleksine kapılarak “İslam’da taarruz yoktur, sadece savunma vardır” iddiasını ortaya atmaktadır. Bu iddia iki yönden batıldır: Birincisi, savunmaya hapsolmuş bir sistem eksiktir. Sadece düşmanın saldırmasını beklemek mantık dışıdır. İkincisi, dünyanın dört bir yanında diktatörlükler altında inleyen mazlum halklar vardır. İslam devletinin vazifesi, bu insanları kula kulluktan kurtarmak için zalim yönetimlere müdahale etmektir. Halkın özgürleşmesi ve adaletin tesisi için yapılan taarruz meşrudur. Amerika’nın taarruzu ile İslam’ın taarruzu arasında uçurum vardır. Amerika sömürmek, kendi menfaatini koruyacak kukla hükümetler kurmak için saldırır. Müslümanlar ise Allah’ın nizamını hâkim kılmak ve insanlığı zalimlerin elinden kurtarmak için hareket eder.
Eğer bugün yeryüzünde İslam ümmeti bir güç olsaydı, Müslümanların başında bir halife bulunsaydı; Sudan’da, Filistin’de, Doğu Türkistan’da veya Arakan’da bu katliamlara izin verilir miydi? Müslümanların birliğini kaybetmesi, İslam coğrafyasını sömürgecilerin açık pazarı haline getirmiştir. Sudan’da bugün yaşananlar, başsız kalan ümmetin ödediği ağır bedellerden yalnızca biridir.
